Yeni – Eski Bugün… – Mertkan Hamit

 

Üzerinden epey zaman geçmesine rağmen, Donald Trump’ın ABD Başkanı olarak seçilmesinin “Beyaz Amerikalıların bencil tercihi” olarak anlaşılması iyice garip bir durum haline geldi. Trump’ın başkan olması, sadece “kötü bir tesadüf” olarak anlaşılabilecek bir hal değil. Bu anlayışın soldan da eş biçimde anlaşılması ise daha da garip. Milyonlarca insanın oy verdiği, akıl almayan güçlerle donatılacak bir kişinin başkanlık görevini icra etmesini “kötü bir tesadüfe” indirgemek akılcı bir cevap değil. En küçük köyün muhtarlık seçiminde bile iktidar odakları oluşurken Amerikan başkanlık seçiminde farklı odaklar olmayacak mı? Hegemonyayı ve karşı hegemonyayı bir kenara bırakarak anlamak naiflik değil mi?

Yakın tarihte küresel siyasete dair paradigmaların çeşitli olaylarla değiştiğine defalarca şahit olduk. 11 Eylül Saldırıları ya da renkli devrimler bunlardan bazıları… Trump’ın seçilmesini “bir tesadüf” olarak nitelendirmek yerine başka bir şey söylemeliyiz. Mesela küreselleşmeci hegemonyaya indirilmiş büyük bir darbeden bahsedebiliriz. Ancak küreselleşme taraftarı elitlere indirilen darbe hayalini kurduğumuz “devrimci-sosyalist” özelliğe sahip falan değil. O yüzden hiçbirşey yapmadan, fırsattan istifade ederiz diyerek umutlanmaya hiç gerek yok.

Yeni-eski hegemonyayı yeni bir tarihi başlangıç noktası olarak anlamlandırmak gerektiğine inanıyorum. Belli bir merkezden yoksun olan küreselleşmeci düzen ve hoş bir maskeye sahip kapitalizmin sonu geldi. Artık ulus devlet ilişkilerinden gücünü alan, az merkezli, maske takma ihtiyacı duymayan bir kapitalizmin başlangıcına merhaba diyelim ve kahramanımızla yeniden tanışın: “ilk maskesiz kapitalist düzenin merkez oyuncusu: Donald Trump”. Şaşırdınız mı? Kapitalizmin yarattığı yıkıma karşı mücadele sözü veren ama sonuç üretemeyen “değersiz” politikacı imgesi artık yok. Sırf bu noktadan bile baktığımızda, insanlık tarihinde dönüm noktası olacak günler yaşıyoruz; heyecanlanmak gerek… Sermayenin aracısız olarak yönetime dahil olduğu ve mış gibi yapmamıza gerek duymayacağımız yeni-eski düzen kendi hegemonyasını pekiştiriyor.

Oysa küreselleşmenin yarattığı düzene alışmak çok zaman almıştı. Sınırsız özgürlük özgürleşme sunmuyordu ama nimetleri de az değildi, çok direnmiştik ama zamanla kazanımlarını da görünce uzlaşmış, uysallaşmıştık. Şimdi konfor alanını terk edip, bilmediklerimizi ve deneyimlemediklerimizi yaşamaya ve yapmaya başlamamız gerek.

Murray Bookchin, “eğer imkansızı yapmazsak, düşünülemezle yüzleşmek zorunda kalacağız”[i] diyordu ve o artık yüzde yüz haklı. Bu yüzden bir an evvel alıştığımız küreselleşmeci hegemonyaya ve onun karşıtlığında oluşturduğumuz pek sevgili ama artık geride kalmış tatlı-sert muhalif anlayışımıza veda etmemiz gerek.  Veda ederken, yeni bir siyaseti ve yeni bir muhalefeti de kurmak gerek. Tabi ki acı gerçek, o kurulacak olan şeyin ne olduğunu söyleyebilecek olan bilge kişi ben değilim. Benim derdim bugüne kadar yaptıklarımızı tekrardan yapmanın anlamsız olduğunu iddia etmek. Bilal seviyesinde anlatacak olursam: yarış dışı kaldık ve yeni bir yarış, yeni bir parkur koşacağız. Bugüne kadar bildiklerimizi tekrarladığımız takdirde ise sonuç alamayacağımız aşikar.

Pek sevgili küreselleşmeci hegemonya ile vedalaşmadan önce olayları ve süreçleri yeniden hatırlamakta yarar var. Belki geleceği bilemeyiz ama geçmişi iyi anlamlandırdığımız sürece, adımlarımızı atmak daha kolay olur. Ne de olsa, tarihin yerçekiminden kurtulmak mümkün değil.[ii]

“İnsani müdahalenin” zemini hazırlayan küreselleşmeci emperyalist strateji ilk kez Avrupa topraklarında gerçekleşti. Müdahalenin resmen başladığı tarih 23 Mart 1999 idi ve ben o zaman 12 yaşında bir çocuktum. NATO’nun hava saldırıları 23 Mart gecesi başladı ve ertesi gün uyandığımda, doğum günümde, çok da uzakta olmayan bir memlekette, bir savaşın başladığını öğrenmiştim ve bu olay aklıma kazınmıştı. Ne olup bittiğini kavrayabilmem için ise on yıl daha geçmesi gerekiyordu. Atina’da Balkanlar üzerine eğitim alıp, siyasi aktivizmi yeni yeni deneyimlediğim zamanlarda aslında Yugoslavya’da yaşananların esas amacının soğuk savaş döneminin son kalıntısı olan Yugoslavya’nın “demokratikleştirilmesine” katkı sağlamaktı. En azından bize öyle demişlerdi ama ikna olduğumuzu söyleyemem. Bomba ve demokrasi birbirini tamamlayan iki kavramsa, gerçekten bir yerlerde çok büyük bir hata olmalıydı…

NATO’nun Yugoslavya’da 78 gün süren bombalama faaliyeti soğuk savaştan kalan son bölgelerin de “batılılıştırılması” sağlamıştı. Bölgede kırılgan olan ancak batı lehine bir dengenin kurulması bir süre daha gerektirmişti. Fukuyama 1989’da “tarihin sonu” geldiğini iddia etmişti ama kıta Avrupasında bunun gerçek anlamda vücut bulması 2004 yılında 10 devletin Avrupa Birliği’ne dahil olması ile gerçekleşmişti. Artık pazar ekonomisi, demokrasi ve insan hakları “medeniyetin” olmazsa olmazıydı. Bu ilkeler Avrupa’daki tüm ülkelere tamamen yerleşmesi gerekliydi. Yapamayana Avrupa Birliği kırbaç cezası veriyordu yapana ise havuç.

Merkezsiz küreselleşmeci hegemonya, kendi düsturunu ahlaki bir ilke olarak dayatıyor, iktidar ilişkileri de ona göre dönüşüyordu. Ahlaki üstünlük o kadar büyük bir hegemonya yaratmıştı ki artık Yugoslavya’nın 78 gün bombalanmasıyla gerçekleşen NATO müdahalesine karşı çıkanlar Sebrenisca’daki insanlık dışı olayların destekçisi olarak algılanmaya, Karadjic veya Miloseviç’in yancısı olarak kabul ediliyordu.

Globalist akımın yarattığı koşullu ilişkiler, Avrupa’da kansız ve savaşsız olarak hegemonyayı yeniden tanımlıyordu. Avrupa dışında kalan yerlerde ise aynı vahşet yeniden vuku buluyordu. Avrupa’da 1989’da sona eren soğuk savaş, 1999 yılında son alanlarını kaybetmişti. 2004’e geldiğimizde küreselleşmeci hegemonya artık en üst seviyededir. Ancak, eski düzenin yayılma arzuları sadece Avrupa ile sınırlı da değildi. Irak’ta gerçekleştirilen “insani müdahele” de eş derecede yeniden yapılanma amacına hizmet ediyordu. Küreselleşmeci düzenin ihtiyaçlarını karşılayacak olan enerji kaynaklarının yönetimi ve düzenlenmesini hedef alan bu açılım, devamlılığı temsil ediyordu. Zaten sonrası daha yakın tarih: Irak’ta bitmeyen savaş, Suriye’de “güçlendirilen” muhalifler, İŞİD, Suriye’de bitmeyen savaş, mülteci krizi, Libya müdahalesi, Mısır Darbesi vs…

Şimdi tarihi bir kenara bırakalım ve yeniden ekonomik politiğe dönelim. Küreselleşmeci akım dediğimiz anlayış 1989 yılı ile zirve yapar. Politik dönüşüm ortamında esas hareket noktası Washington Uzlaşısıdır.[iii] Bu uzlaşının öncü adımı Ronald Reagan’a kadar dayanır. Ancak meselenin uygulaması George Bush ile başlar ve Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama’ya kadar devam eder. Tüm bu isimlerin ortaklaştığı nokta Dünya Ekonomik Aklına uygun hareket etmek üzerine şekillenmiştir. Bu yüzden G.W Bush’un başlattığı savaşı Obama devam ettirmiş, herkesin sevgilisi Obama’nın görevde olduğu süre boyunca Orta Doğu savaş halinde olmuştu. Ne olursa olsun ve kim olursa olsun Washington Uzlaşısının devamını sağlayacak koşulların genişletilmesi ile küreselleşmeci hegemonyanın devam etmesi esastı. Küreselleşmeci anlayışın bu evrimine merkez sağ ya da sol direnmemiş, tam tersine bunun sürekliliğini garanti etmişti. Ancak bunun garantisinin ekonomik ve sosyal maliyetleri oluşmaya başlamasının ardından sadece sol anti-hegemonya mücadelesi değil, aynı zamanda sağ anti-hegemonya mücadelesi de yeniden organize oldu. Kapitalizmin insani yüzünün aşamadığı sorunları ise yeni-eski kapitalizmin aracısız hali çözmek için görevi devraldı. Washington Uzlaşısı kapitalizmin yeni halinde karşılık bulmuyor. Kapitalizmin yeniden dönüşümü için şimdi herkes evine dönecek ve “kendi evinin içini düzenleyecek.” Tabi ki evin içindeki hijyen çalışmasından nasibini en çok da “ötekiler” alacak. Yıl ne olursa olsun ezen ezilen ilişkisinin hep devam edecek…

Küreselleşmeci değil “ulus merkezli” bir süreci Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nde kurmayı deneyecek. Bu bütün ilişkileri yeniden tanımlayacak. Tüm bunlar olurken, solun milliyetçilik ile ilişkisini yeniden tanımlaması gerekecek. Çünkü küreselleşmeci dönemde, milletin ötesinde bir yerden konuşmak mümkünken, bu dönemde ulusa hiç dokunmadan ulusun ötesini konuşmak boşlukta çığlık atmaya benzeyecektir. Multikulti konuşmalar fantastik bir anlatı olacak. Daha da kötüsü, buna hazır olmayıp kendini hegemonyaya göre oluşturacak olan sol daha ulusalcı bir noktaya da gelebilir. Kendinin de yeni sağ hegemonya kadar milli bir unsur olduğunu kanıtlamaya çalışabilir. Bu dönemde ulusa dokunmadan konuşmak ne kadar anlamsızsa, ulusalcı bir sol yaratmak da o kadar anlamsız olacaktır. Bu noktada ulusa dokunabilen ve ulusalcı olmayan, özgürleşmeyi kendine hedef alan bir sol karşı hegemonyanın dilini oluşturabilir…  Kolektif bir hareket bunu başaracak mı? Önümüzdeki dönemlerde bunu göreceğiz.

[i] Alıntının orjinali “If we do not do the impossible, we shall be faced with the unthinkable.” Ecology and Freedom (1982), s.107.

[ii] Edward Said’in orjinalinde Gravity of History olarak kullanmaktadır. Edward Said, Culture and Imperialism, (1993), s.303.

[iii] Washington Uzlaşısı ile ilgili daha detaylı bilgi için Yıldırım, C. (2011),  Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Güz 2011, Cilt:7, Yıl:7, Sayı:2, s 5-6.