Toplumsal ilişki biçimi olarak özgürlük – İlke Gürdal

Toplumsal ilişki biçimi olarak özgürlük – İlke Gürdal

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Polonyalı sosyolog ve kuramcı Zygmunt Bauman’ın postmodern akımın öncülerinden olmasının sebeplerinden biri de postmodern felsefeyi sosyoloji alanında uyarlamasıydı. Özellikle Yahudi soykırımı üzerinde modernite bazlı yaptığı çalışmalar ses getirmiştir. Modernlik ve post-modernlik arasında kurduğu ilişki ve tespitler de geniş bir kitle tarafından takdir edilmiştir. Bauman genelde yapılanın aksine özgürlüğü felsefik bir kavram ya da politik ideolojinin bir öğretisi yerine toplumsal bir ilişki üzerinden analiz etmekte. Özgürlüğün göreceli doğasını ortaya koymakla beraber, özgürlüğün farklı kesimler üzerinde deneyimlenen bir ayrıcalık olduğu tezini savunur.

Bireylerin toplumsal üretiminin yanı sıra, sistemle bütünleşmeleri ve toplumsal kontrol mekanizmalarının bir denekleri olduğunu savunan Bauman, modern toplumun cağdaş tüketici koşullarında bir toplumsal kontrol yöntemi olarak ‘baskılama’ yerine ‘baştan çıkarma’ ya maruz kaldığını öne sürer. Sistemin kendini yeniden üretmesi de toplumsal bütünleşme ve bireysel eylem arasındaki dengeyle sağlanır bu iddiaya göre. Bireysel özgürlüğün de bu bağlamda tüketicinin özgürlüğünden oluştuğu ve bu pazarın varlık koşullarının devam ettirildiği bir yapı olarak tarif edilir. Ayrıca özgürlüğün her çeşidinin bir türlü sosyal ilişki olduğunu savunan Bauman ‘toplumda kendi arzularınızı ne kadar iyi gerçekleştirirseniz, bir başkasının da arzularını gerçekleştirmesi o kadar kötü olacaktır’ der.

Yukarıda bahsedilen bu pazar eğemenliğinden kurtuluşun yolunu kamusal söylem alanının yeniden kurulmasına bağlayan Bauman günümüzde kamusal alanın kendi içeriğinden tamamen boşaltılmış ve özel dertler, kaygılar ve sorunlardan bir yığından ibaret hale geldiğini savunur. Özel ile kamusal alan arasındaki bağın koptuğundan dolayı özel sorunlar bir birikim oluşturup yoğunlaşarak ortak bir dava haline de gelememektedir. Burada da yapılması gerekenin bu alanın tekrardan ele geçirilmesi ve bireylerin özgürlüklerini arttıran ve kollayan bir toplum kurulmasıdır diyen Bauman bireysel özgürlüğün ancak kollektif bir çalışmanın ürünü olabileceğini söyler.

Bauman’ın sarfettiği ‘Kısıtlananlar olduğu sürece özgürlük iktidardır’ sözü ise içinde bulunduğumuz koşullarda çok geçerli bir söylem. Eleştirinin kısıtlandığı bir ortamda özgürlük kavramının da tek hakimiyeti iktidarı elinde tutanlar. Söylem alanını belirledikleri için de gerçek anlamda özgürce davranabilenler de sadece onlar.

Dünyanın belli bölgelerinde tartışması çoktan yapılmış, mücadelesi çoktan verilmiş olan temel hak ve özgürlüklerin bile sulandırılmaya çalışıldığı, görmezden gelindiği ya da üstünün örtüldüğü zamanlardan geçiyoruz. Bauman’ın da dediği gibi farklı grupların yaşam alanlarındaki özgürlük taleplerinin diğer gruplara tehlike oluşturduğu algısı yayılmış durumda ve bu bir tesadüf değil. Bu kasten yapılan ve çok tehlikeli bir zemine oturtulmuş bir propaganda biçimi. Çok değil sadece 3-4 ay önce Polonya hükümetinin kürtajı tamamen yasaklama çabası kadınların onurlu direnişi sonunda iptal edilmek zorunda kaldı. Bu yasağı savunan muhafazakarlar da sürekli ceninin yaşam hakkına dikkat çekmeye çalışırken kadının kendi bedeni üzerindeki karar hakkını görmezden geldi.

Bu yüzden Bauman’ın tespiti de geçerli. Mevcut pratikte bireysel özgürlük diye bir kavram olmadığı gibi bireysel mücadele de olmuyor. Siz kabul edip etmeseniz de bir grubun parçasısınız ve toplumsal olarak yaşanandan ve alınan kararlardan da bağımsız değilsiniz. Baskıcı bir rejimde yaşıyorsanız elbet bir gün siz de payınızı alıyorsunuz. Olay kendinizi tarihin hangi tarafına koyduğunuz, neyi savunmak için mücadele edeceğinizle alakalı. Cihat yemini etmiş bir savaşcı da bir özgürlük mücadelesi verdiği iddiasında bulunabiliyor, türlü dışlanmaya maruz kalmış, insanca yaşamaya calışan bir azınlık birey de. Bu da özgürlük kavramının içini boşalttığı gibi manipüle edilmesine de yol açıyor.

Kamusal alan taleplerini yeteri kadar güçlü oluşturamadığımız, kendimizi yeteri kadar açıklayamadığımız durumlarda da apolitiklik başgöstermekte. Özellikle bu düşünce biçimini kavrayamamış halkın belli kesimleri arasında toplumsal taleplerde bulunmak bütünlüğü veya dayanışmayı getiren bir tavırdan çok huzuru kaçıran, toplumu bölen bir hareket olarak algılanmakta. Bu bilinci oturmamış, çevresini algılamayan kişiler de politik olarak manipülasyona çok daha elverişli duruma gelmekte. İnsanlığın evrensel değerlerini savunmaya çalışmanızı, birarada huzurlu yaşamak için oluşturmaya çabaladığınız ortak dili anlamaya çalışmayıp olaylara günlük popülist tepkiler vererek bir tavır koyduğuna kendini inandırmakta. Ya da kendini pasifize ederek olayın kendi sorunu olmadığı algısında.

Ülkemizde geçen hafta yaşanmış Barbaros Şansal olayını ele alalım.Kıbrıs’ta tatildeyken telefonundan çektiği yılbaşı videosunda tepkisel bir yaklaşımla Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu eleştiren ve mevcut ortamda pek kutlaycak bir ortam olmadığını anlatırken kullandığı ‘bokunda boğul Türkiye’ ifadesi-ki bu ifadeyi ilk defa kullanmadı- sosyal medyada büyük tepkilere yol açtı. Bazı kişilerin bu davranışın suç teşkil ettiği yönünde verdiği dilekçenin sonucunda aynı gün sınırdışı edilen Şansal maalesef uçaktan indiği gibi linç edilmek istendi ve ciddi bir şiddete maruz kaldı.

Üzücü ve can sıkıcı olan ise bazı kişilerin bu linç kültürünü ne kadar normalleştirmiş olmalarıydı.Türkiye’de yıllardır devam eden muhalif isimlerin susturulmasını, hapse atılmasını veya işinden kovulmasını dert etmeyen ifade özgürlüğünün artık olmamasına aldırış etmeyenler bir türlü kendini bu toplumsal ilişkinin bir parçası olarak saymıyor. Kendini anlamlı kılmak için sürekli bir düşman yaratan bir iktidarın, sürekli belli odaklara ‘savaş’ açan bir düşünce tarzının ne kadar hastalıklı olduğunun farkına varamayıp Barbaros Şansal’ın yediği dayağı hakettiğini bile düşünenler oldu.

Ülkemizde de yaşanan benzeri olaylarda kendi yaşamlarına dokunulmadığı sürece bozulan toplum dokusunu hiç dert etmeyenler de sorunun büyük bir parçası.Kuzey Kıbrıs’taki hükümetlerin ifade özgürlüğü veya başka özgürlükleri kısıtlamasının yarattığı toplumsal travma da sonuçlar doğuracaktır. Tüketim alışkanlığının hayatın her alanına nüfuz ettiğini görmekteyiz. Yeşil alanlarımız yok edilirken, şehirlerimiz gitgide yaşanmaz hale gelirken Bauman’ın da bahsettiği gibi özelde yaşadığımızı sandığımız ama toplumsal karşılığı olan bazı gelişmeler de bu tüketim pratiğinde kaybolup gitmekte. Bir sonraki olayı beklerken geriye kalan bu düzeni bazen fazlasıyla normalleştiriyoruz. Daha etkin bireyler olmak için sadece gündemle meşgul olmayıp sürdülebilir bir yaşam için ısrarcı olmamız lazım.

Yaşadığımız zorlukları analiz edip tepkisel olmanın ötesine geçtiğimizde çatışma ortamında reaksiyonel davranmaktan çok kendi yaşam alanımızı talep etmemiz gerekmekte. Bunu yaparken de bu tavrın uzun vadede etkilerini göz önünde bulundırmamız ve özgürlük dediğimiz olgunun iktidar sahipleri tarafından belli kalıplara hapsedilmesinin karşısında durmamız gerek. Hak ve özgürlük arayışının belli bir alana hapsolması ya da kişisel seviyede değerlendirilmesi için değil genişletilmesi için mücadele etmek ve Bauman’ın da dediği gibi özgürlüğü bir toplumsal ilişki olarak ele almamız lazım.