Taş Ocakları ve ‘İhtiyacımız var efsanesi’ – Mete Hatay

Taş Ocakları ve ‘İhtiyacımız var efsanesi’ – Mete Hatay

Mete Hatay’ın bu yazısı, 26 Ocak 2017 tarihli Havadis gazetesinde yayınlanmıştır. Yazardan izin alarak yazısını sitemizde yayınlıyoruz.

 

Geçen gün yine yürüyüş yapmak için Değirmenlik- Arap köy yolundan geçmek zorunda kaldım. Bu yol gerçekten hem Cennet hem de Cehennemi barındırmaktadır koynunda.

Bir tarafta yüksek lacivert renkli volkanik dağlar, yeşil bitki örtüsü, zeytin ve çam ormanları yer alırken; Diğer tarafta hunharca yok edilmiş dağlar, tepeler, taş yüklü kamyonlar ve toz bulutu bekler sizleri.

Evet, “Taş ocakları” konusu bence Kıbrıs Türkü’nün önünde bekleyen en önemli ekolojik sorunlardan birisini oluşturmaktadır. Maalesef bugüne kadar Mühendisler Odasının kısa raporları, siyasetçilerin temennileri ve savunmacı söylemleri dışına çıkılarak konuya samimi bir ışık tutan çıkmadı. Çevre örgütlerinin ısrarlı yakarışları ise bir şekilde marjinalleştirildi.

Bu dehşet denklemini “Dayanışma” hareketi geçtiğimiz aylarda yeniden bozmaya çalıştı.

Ve çok önemli bir çalışma üretti ve detaylı bir Taş Ocakları Raporu çıkarttı: “Taş ocakları ve alternatifler siyaseti.”

Çalışma kamuoyuyla paylaşıldı paylaşılmasına da gündem maalesef Mont Pelerin ve Cenevre’deki sonuncu ”Son Şans” görüşmelerine indeksli olduğu için yeteri kadar yankı bulamadı.

Evet arkadaşlar rapor orada duruyor. Ve çok korkunç rakamları ve iddiaları da içerisinde barındırıyor. Dün yine şöyle bir göz gezdirdim: 56 aktif taş ocağının 21’i mozaik taşı, 19’u kırma kum ve çakıl, 12’si ise yapı taşı, üçü alçı taşı ve biri de kum ve çakıl çıkartıyor. Dayanışma görsel kirlilik dışında ocakların çevreye olan etkilerinin bazılarını şöyle sıraladı: Gürültü kirliliği ve sarsıntılar; topoğrafik yapının bozulması; toprak kaybı ve erozyon; atık kirliliği; flora ve faunaya olumsuz etkileri; su rezervlerine etkileri ve su kirliliği; çevresel etki ve sağlık..

Geçen günkü yazısında Dayanışma hareketinin neferlerinden Hasan Yıkıcı, 1990 yılının sonuna kadar Gaziveren-Kumköy kıyı şeridinde çalıştırılan taş ocaklarının, yeraltı sularında aşırı tuzlanmaya neden olduklarından dolayı, ekolojik yıkımın Beşparmak dağlarına taşındığını iddia etti. İşte o tarihten sonra Beşparmak dağlarının oyulma süreci de başlamış oldu. Yıkıcı, 2008 yılı itibarı ile dağın 2,736,000 m3’lük alanının talan edildiğini iddia etti.

Tabii bu tip konuların birazcık gündeme gelmesiyle birlikte hemen savunmaya geçen bazı çevreler, taş ocaklarının bir ihtiyaçtan dolayı oluştuğunu; yol nşaatları, altyapı ve konut ihtiyacının bu bu ocakların çalıştırılmasını gerekli kıldığını iddia etti. Tabii benim burada soracağım, “ihtiyaç” acaba nasıl belirleniyor. Dayanışma, tüm KKTC için 10 taş ocağının yeterli olduğunu iddia ediyor. Tabii KKTC’nin ihtiyacı için ama eğer burada üretilen mozaikler veya diğer ürünler ihraç edilirse durum biraz daha farklıdır. Yani KKTC’deki ihtiyaçtan dolayı değil de dışardan gelen talebi mi karşılıyoruz biz acaba?

İnşaat ve ucuz “ikinci ev” sektörlerinin ön plana çıkartılması mı acaba bu ihtiyacı tetikliyor? Bildiğim kadarıyla şu an KKTC’de 140,000 konut var ama ancak bunun 86,000 tanesi her hangi bir zamanda kullanılmakta. Yani bu evler ve konutlar, ya hafta sonları ikinci ev olarak kullanılmak veya yerel ihtiyaçtan dolayı değilse de dıştan kaynaklanan talepler üzerine yazlık, turistik veya mevsimlik kullanımlar için inşa edilmektedirler.

Yani, bir taraftan çevre (Girne bölgesi gibi) aşırı konut inşaatlarıyla tarumar edilirken, diğer taraftan bu inşaatların yarattığı ihtiyaç doğrultusunda her gün yeni bir dağ oyularak taş ocağına dönüştürülmektedir galiba.

Yumurta bence kapıya dayanmıştır. Geriye dönüşü olmayan bir felaketle karşı karşıyayız! Acilen bir şeyler yapılmalı diye düşünüyorum.

Ne dersiniz?

Fotoğraf: Erol Uysal