Sıkıntı, sancı ve öfke – Hasan Yıkıcı

Bu bir yeni yıl yazısı değildir. 2016’nın ne kadar boktan bir yıl olduğu ve 2017’ye dair ne kadar güzel umutlar beslenmesi gerektiği yazısı hiç değildir. Bugünden geçmişe dair söylenen her şey aslında bir öfke ve sıkıtı hali içinde söylenmekte. Bunun böyle olmasında bir sorun yok. Fakat sorun tam da yine bu öfke ve sıkıntı halini iktidara ve sermayeye dair yaşamı dönüştürücü ve kurucu bir harekete dönüştürememe durumunda. Ve tam da bu durum, içinde gittikçe büyüyen bir sancı barındırmakta. Eski olanın tükendiği fakat yeni olanın henüz oluşamadığı, hakikat ile söylem arasında sıkışmış bir soru işareti!

Uzun zamandır neredeyse tüm toplumsal kesimler ‘değişim’ ve ‘yeni’ retoriği etrafında tavır ve söz üretmeye çalışmakta. Kimisi yeni parti kurarak, kimisi parti içinde yeniyi kurarak, kimisi genç suratlarla yeni bir ifade arayışında, kimisi yeni bir ifadeyi eski olandan çıkartma çabasında. Eski-yeni karşıtlığının, bir yıl içerisinde nasıl tüketildiğini, ilk başta kendisine alıcı arayan bir pazarlama sloganı gibi sıkışanın tutunduğu şimdi ise nasıl bir politika alışkanlığı haline geldiğini görüyoruz.

Halbuki yaşamın akışı bizlere eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden ise eskiyi çok bariz gösterir. Bakmak, görmek ve anlamaya çalışmak yeter. Bunu kavrayamayanlar, politik alternatifini sadece yeni üzerinden kuranlar veya eski olanı yenileyerek yeniden inşa etmeye çalışanlar sadece bir söylem olarak varlar. Ve bir söylem de ne kadar varsa o kadar varlar.

Son aylarda yaşadıklarımız içinde bulunduğumuz toplumsal ve politik açmaz üzerine tekrar düşünmeye değer.

Kıbrıslı Türkler mücadelesi bir anlam, hedef veya dönüşümden ziyade sıkıntı, endişe ve öfke durumlarında yaşanan patlamalarda saplanıp kaldı. Patlamalar elbet bütün toplumların tarihinde ve bugününde vardır. Fakat anlamı kendinden menkul olan, bir hedefe ve dönüşüme doğru evrilemeyen patlamaların ardından gerileme ve içe kapanma dönemleri gelir. Yaşanan mücadelelerin sonuç alıcı olmaması gibi, kurucu bir alternatife de evrilememesi bu içe kapanma durumunu daha da perçinlemekte.

Tam da burada bir sancı söz konusudur. Biçimlenmeyen fakat biçimlenmeye yüz tutmuş, kaynaşmayan fakat dağıtılamayan da, oluşmayan fakat yok olmayan!

Bu sancı eski olanın içinden yeniyi, yeni olanın içinden de eskiyi bağırır. Henüz tanımlanamayandır, fakat tanımlanmak istencindedir de. Sanıcının yarattığı acı, öfke kavranamazsa, şekillenmesine, olgunlaşmasına fırsat verilmezse gün gelir kendisine döner…

Son aylarda yaşadıklarımız siyasal ve toplumsal muhalefet öznelerinin bu sancının farkında olmadıklarını, anlayamadıklarını veya dokununca kendilerine çekebileceklerini sandıklarını gördük.

Her sancı kendi diliyle, kendi hali ve oluşu ile ifade bulur. O dili konuşmayanı, o dili anlamadan ve kavramadan yaklaşanı ters teper, karşısına alır.

Kıbrıslı Türklerin varoluş ve özne olma mücadeleleri, çok net bir şekilde yeni bir dili, yeni bir mücadele kültürünü ve yeni bir özneyi gereksinmektedir.

Fakat daha da ötesi var. Bu gereksinim inşa edilemediği sürece, sancı kendisini yutacak. Öfke kendisine bilenecek.

Endişe hayatın anlamını tetikleyicisi değil, anlamdan kaçışın dürtüsü olacak. Eylemde sendikal bürokrasinin protesto edildiği, sokakta kendi ezberlerinden kopamayan grileşmiş geleneksel yapı ve partilerin güven ve inandırıcılık vermediğinin konuşulduğu, insanların bir kısmının ‘hiçbir şey değişmeyecek’ diyerek mitinge geldiği diğer bir kısmının ise ‘zaten hiçbir şey değişmeyecek’ diye evde oturduğu koşullarda en büyük tehlike ve çürüme, varoluş için mücadele etmeye çalışırken, varoluşumuza ve bunun mücadelesine inancı kaybediyor olmamızdır.

Bunun yarattığı ve yaratacağı toplumsal çürüme ve hakikatten kaçış başka hiç bir baskı mekanizmasının yaratamayacağı kadar acı ve yokluk yaratacaktır. Acıların ve yoklukların en kötüsünü, hissedilemeyen bir acı, farkına varılamayan bir yokluk!

Deleuze bir keresinde “Dünyada en eksik olan şey dünyaya olan inançtır. Dünyayı neredeyse kaybettik. Dünya bizden alındı. Dünyaya inanıyorsanız, olayları denetimden kaçan bir biçim altında yağdırırsınız” diye yazmıştı. Bu paragraf döne döne Kıbrıslı Türkler’in durumunu çağrıştırmaktadır. Kıbrıslı Türkler’in yaşadığı arafta kalmışlık, kendine özgü istisna halinin kural haline dönüşmesi, günün sonunda bu ülkeye ve verilen mücadelelere olan inancı da kaybedilmesine olanak sağladı. Evet, bu ülkeyi neredeyse kaybettik, bizden alınmasına izin verdik. En eksik olan şey belki de Kıbrıs’a ve geleceğe olan inançtır.

Dolayısıyla, meselemiz yeni veya eski değil, en azından artık öyle olmayacağı kesin. Meselemiz çok net, sıkıntı, sancı ve öfke! En önemlisi de duyduğumuz endişenin farkında olabilmeyi becerme, onu kavraya bilme! Yeni mücadele yollarını açacak olan anahtar bu endişe olacak! Varoluşsal endişemiz! Belki de elimizde kalan tek gerçek!