Neresindeyiz bu karanlığın? – Burcu Okur

Ankara’da üniversite okuduğum yıllarda gittiğim bir kültür merkezi vardı. Tiyatro ve halk oyunları çalışmaları için gitmiştim ilk kez. Sonra da Ankara’daki en güzel anılarımı biriktireceğim mekanlardan biri olmuştu benim için. Biz arkadaşlarımızla görüşmek, vakit geçirmek için eğlence mekanlarına, diskolara, isimlerini Kıbrıs’a döndükten sonra öğreneceğim kahve menülerinin olduğu ‘cafe’lere gitmez; kültür merkezine gider, çay içerdik. Arasıra oralet içmek gibi lüks keyiflerimiz de olurdu. Ama oraletin market rafından kültür merkezinin mutfağına gidebilmesi için bir maddi karşılığı olduğunu çok kabullenemediğimizden kısa sürerdi bu keyif. Henüz kimsenin elinde “akıllı telefonlar” olmadığından birbirimizle saatlerce sohbet edebilir, sanattan politikaya her konuda karşımızdaki gerçek insanlar ile mimiklerini de görerek tartışabilir veya başımızı kaldırmadan kitapların dünyasına dalabilirdik. Bazen de birisi eline sazı, gitarı veya kavalı alırdı, türküler söyler, şiirler okurduk.

Tam 10 yıl önce bugün, yine kültür merkezinde oturmuş, belki de barış ve özgürlük dolu günler çok da uzak değildir gibi hayaller kurarken –ki umudumuz hiç eksik olmazdı- bir arkadaşın telefonu çaldı. Konuşurken sesi yükseldi, gözleri doldu. Telefonu kapattıktan sonra bize dönüp “Bütün güzel insanları koparıyorlar bizden!” dedi. İstanbul’dan bir arkadaş aramıştı ve aramasından az evvel Hrant Dink’in vurulduğunu, katilinin ‘belli olmadığını’ söylemişti. Oturduğum masanın karşısında asılı olan Kazım Koyuncu resmi ile göz göze geldim, “Bütün güzel insanları koparıyorlar bizden” sözü tekrar yankılandı zihnimde…

Haberi aldıktan en fazla yarım saat sonra hepimiz Karanfik Sokak’ta idik. Malum, henüz hiçbirimizde facebook, twitter gibi sosyal medya hesapları ve #HepimizHrantız şeklinde oturduğumuz yerden hashtag oluşturup direneceğimiz platformlarımız yoktu! O nedenle tepkisini göstermek, Hrant’a ve onun şahsında “karanlık güçler” tarafından katledilen tüm barış, demokrasi savunucularına sahip çıkmak isteyen herkes haberi duyar duymaz sokağa atıyordu kendini. Ankara’da katıldığım en kalabalık ve en duygu yüklü ilk eylem olmuştu benim için. Herkes hem Hrant Dink’i kaybetmiş olmanın acısını yaşıyor hem de Ermenilere yönelik ırkçı saldırıların önünün açılması gibi bir tedirginliği yaşıyordu. Kısa sürede hiçbir çağrı olmaksızın bu kadar kalabalık insanın biraraya gelip her dilde kardeşlik sloganı atmalarının yoğun duygusunu yaşıyordum ben de bir yandan.

Karanfil Sokak’tan Güvenpark’a kadar yürüdükten sonra bir ara ufak bir gerginlik oldu. Hatta o esnada arkadaşlarım yanıma gelip “Burcu, şimdi korteje saldırı olsa, bizi gözaltına alıp götürseler ailelerimiz alışkındır, bizi anlar. Ama senin ailen Kıbrıs’ta, nasıl anlatırız onlara sana bişey olsa? O yüzden sen en iyisi alandan uzaklaş” demişlerdi. Tabi ben kalıp o ruhun bir parçası olmayı istiyor, katili değil de neden bizi gözaltına alsınlar ki diye anlam veremiyordum. O gün iki şey öğrenmiştim; birincisi güzel insanlara tahammülü olmayan bir düzende yaşıyorduk, ikincisi de o güzel insanların ardından bayrağı devralan, sahip çıkan binlerce güzel insan vardı.

Hala var mı? Var mıyız gerçekten? 10 yılda çok şey değişti. Ne Türkiye 10 yıl önceki Türkiye, ne de Kıbrıs! Elbette olumlu yanlarıyla söylemiyorum. Temel insani hakların engellenmesi, özgürlüklerin elden alınması, etnik ve dini ayrımlar, artan yoksulluk, uçuruma dönüşen gelir adaletsizliği, kaybedilen güzel insanlara yenilerinin eklenmesi gibi konularda tablo çok daha karanlık. Bombalar, patlamalar, darbeler, OHAL’ler derken ölümler de sıradanlaşıyor. Türkiye’de diktatörlüğe giden rejimin etkileri Kıbrıs’ta da hissediliyor. Peki değişen sadece siyasi otoritelerin, ekonomik güçlerin alanının genişlemesi, elinin kuvvetlenmesi, baskılarını artırması mı yoksa biz de mi değiştik? Hatta daha can yakıcı bir şekilde soralım, bizim değişimimizin de bu sonuçta katkısı var mı?

Değişimin çok hızlı gerçekleştiği bir çağdayız. Artık sadece bir kuşak ile diğeri arasındaki farkı değil, birkaç kuşağın farkını bir insan yaşamı süresince gözlemlemek mümkün. Hızlı yaşayıp hızlı tükettiğimiz bir çağ. Dünya kadar bilginin cebimizdeki küçük cihazda olduğu, ama bunları öğrenmeye dair en az heyecan duyduğumuz çağ. Hepimizin şair ve yazar olduğu ama o duyguları sokağa çıkıp gerçek insanlara haykıramadığımız, insanlar ile paylaşıldığı zaman bir anlamının olacağını kavrayamadığımız bir çağ. Can Dündar mahkemeye çıkarıldığı zaman, mahkemenin önünden yapılan canlı yayını hatırlıyorum. O saatlerde binlerce kişi “Can Dündar Yalnız Değildir” başlığı ile sosyal platformlardan paylaşım yapıyordu. İrfan Değirmenci ise mahkemenin önündeki bir avuç insanı gösterip “Yalnız değildir diyorsunuz ya bakın bakalım yalnız mı, değil mi?” diye soruyordu. Hissetmeyen, duyguları ve cesareti günden güne körelen, bağımlılıkları artan, yalnızlığını yücelterek kendine savunma mekanizması oluşturan, pratikten kaçınarak sadece teori üreten, umutsuz insanlara dönüşüyoruz. Hep dışımızda arıyoruz olumsuzlukların, karanlıkların nedenlerini. Geçtiğimiz günlerde “Yüzleşemediklerimiz” isimli panelde konuşmacı olan Niyazi Kızılyürek, bütün suçu emperyalizme atmaya alışkın olan solcu hastalığından bahsetmişti. Sistem karşısında tam olarak takındığımız tavır da bu aslında. Kendimize dönüp baksak, sisteme bizi eritip yutması için fırsat sunduğumuzu göreceğiz belki de!

Rakel Dink’in Hrant’a yazdığı mektuptaki onlarca ideolojinin yerine geçebilecek cümleleri yol gösterici olmalı hepimiz için. Hatta en büyük eleştiri olarak kabul edilmeli ve sistem içerisindeki kendi konumumuzu sorgulatmalı. Biz nasıl değiştik veya değişiyoruz, neresindeyiz bu karanlığın?

“Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…” Rakel Dink