Kıbrıslıların Ortak Yaşamı ya da Mülkiyet Rejimi – Emre Akbil

Kıbrıslıların Ortak Yaşamı ya da Mülkiyet Rejimi – Emre Akbil

 

Kıbrıslılar, birçok dönüm noktasının, eşiklerin ve kırılma anlarının arifesinde… umut ile umutsuzluğun, korku ile cesaretin sürekli yer değiştirdiği bir ortamda, ortak yaşamın koşullarını kuracak yeni bir ifade biçimi üretilmesi gerekiyor. Günlük dilimizi, yaşantımızı ve üretim şeklimizi kolektif olarak değiştirmeden bu ortak ifade biçimini üretmemiz mümkün değil.[1] Bugüne kadar milliyetçi ve sınıfsal biçimlerde yürütülen sömürgeleştirme pratikleri daima etkin oldu ve Kıbrıs halkları Kıbrıslı ve müşterekçi bir yaşamın koşullarını yaratmaktan ya alıkonuldu ya da bu beceriyi geliştiremedi. Ortak yaşamı kurabilecek imkanlar kendini gösterdiğinde ise bu olasılıklar mülkiyet rejimi ile maskelendi. İşte bu maskenin ardında gizlenmiş olan, mülkiyeti kişisel ihtiraslara mahkum eden kutuplaşmış iktidar pratiğidir. Bugün tüm Kıbrıslıların arzularına hitap edecek bir Kıbrıs haritasını oluşturabilmek için haritanın en az 1.5 kat büyütülmesi gerekecektir. Zaman içinde Kıbrıs sorunu adını alan statüko, kendini bölünmüş olarak görmeye alışmış bireylerin, ki bunlara kimi “barış” yanlılarını da eklemeliyiz, her gün yeniden ürettiği günlük dilin ve bu dili yöneten kalıplaşmış tahayyüllerin, düşlerin ve uygulamaların sonucudur.

 

Mülkiyetin Dayanılmaz Ağırlığı

Bugünün sömürgeleştirme pratikleri finansallaşmış ve küreselleşmiş olmasına karşın mülkiyet rejimi olmadan bu sistemin varlık sebebi olan sonsuz büyümeyi sağlaması mümkün değildir. Kredi ve borçlandırma üzerine kurulu finansal sistemin kendini somutlaştırdığı, sabitlediği ve ileriye taşıdığı zemin mülkiyet rejimidir.

 

Kıbrıs’ta İngiliz döneminde kurulmuş olan muhafazakar mülkiyet rejimi eşitsizlikler, etnik ayrışmalar ve sınıfsal farkları tetiklemiş ve bölünmenin zeminini hazırlamıştı.[2] Bölünme iki ayrı mülkiyet rejimini doğurmuş ve savaş sonrası dönemin yeni göçmenlerini (kimi zaman onlara yerleşikler ismini veriyoruz) ve işçi sınıflarını yok saymış ve dışlamışken kendi içinde etnik fraksiyonlara ayrışmış bir Kıbrıslı burjuvazi sınıfı oluşmuştu.[3] Ada’nın kuzey ve güneyi adeta mülkiyet rejimi tarafından rehin alınmıştır. Kıbrıs sorunundaki politik çıkmazların belki de en önemlisi olan toprak sorunu bölünmüş sermaye gruplarının mülkiyet üzerinden kendilerini yeniden ürettiği kısır bir iktidar döngüsü oluşturdu. Adanın her iki tarafında mülkiyet dağılımı ve yönetimi üzerinden örgütlenmiş sermaye grupları kendi çıkarlarını genişletme, rantlarını artırma çabası içinde müzakerelere yön verme veya görüşme masasını etki altına almak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

 

Liberal uzlaşı yöntemlerinin baskın olduğu müzakere masasının merkezine oturmuş olan toprak ve mülkiyet konusu aynı zamanda büyük bir gelir eşitsizliğini tetikleyecek koşulları da hazırlayabilir. Kapitalist sınıfın etkin kontrolündeki küçük burjuvazinin oluşturduğu zümre ve cemaat öbekleri içindeki Kıbrıslılar çözüm sonrası zenginleşmeyi beklerken ortaya çıkacak olan ortak zenginlikler finansallaşan piyasa ile kapitalist sınıfa aktarılacaktır. Gündelik yaşam içindeki farklılıkları birbiri ile ilişkilendirme becerisinden yoksun olan hatta bu farklılıkları çatışma alanlarına dönüştüren neoliberal politikalar bir anlaşma sonrası barışı inşa edecek olanakları barındırmıyor. Öyleyse Kıbrıslı ortak yaşam sadece politik olarak değil ekonomik ve sınıfsal olarak da farklı bir biçimde örgütlenmeyi gerektiriyor.

 

Barış ve Eşitlik

Birleşik Kıbrıs’ta gelir eşitsizlikleri ve güç paylaşımından kaynaklanabilecek eşitsizlikler federatif yaşamı tehdit edecek temel unsurlar olacaktır. Bu durum Almanya birleşme sürecinde yaşanmış ve bugün hala tam olarak çözümlenmiş değildir. Mülkiyet rejimi ve sermaye gücü ile kendini kurmuş olan Batı Almanya (Federal Almanya Cumhuriyeti) doğudaki yapıyı asimile etmekle kalmamış Doğu Almanlar bir anda ücretli iş için göçmenler ile rekabete girişmiş ve kendileri de göç etmek zorunda kalmıştı. İşsizliğin yoğun olduğu doğu Almanya’dan batıya o kadar göç yaşandı ki bazı kentler popülasyonunun büyük bölümünü kaybederek neredeyse yok oldu.[4] Bugün Almanya’nın doğusunda tıpkı diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi ırkçılığın yükselme sebebi gelir dağılımındaki eşitsizliktir. BREXIT gibi güncel durumlara bakıldığında da iddia edildiği gibi basit bir bilinçsizliğin ötesinde sınıfsal farkların ve toplumsal fay hatlarının gelir dağılımı konusundaki dengesizlikler üzerine konumlandığını görebiliyoruz.[5] Bu sınıfsal fay hatlarının etnisite, din ve dil gibi temel toplumsal farklar ile örtüşmesi durumunda toplumsal eşitliğin şartlarını oluşturmak şöyle dursun çatışma koşulları oluşması ihtimali yükselecektir. Avrupa’nın yüzleşmek durumunda olduğu temel konu radikalleşen toplumsal ayrımları besleyen gelir dağılımındaki eşitsizliklerdir.

 

Kıbrıs müzakereleri sürerken gelir dağılımını ve sınıfsal ayrışmayı engellemek ve eşitsizlikleri mümkün olduğunca en aza indirebilmek üzere politik argümanların üretilmesi anlaşma sonrası ortak ve sürdürülebilir yaşam için önemlidir. Mülkiyet iadesi koşullandırılırken mevcut durumda (çoğunlukla askeri sebepler ile) kullanım-dışı olan ve şehir yaşamlarına ve piyasaya dahil olduktan sonra ortaya çıkacak katma değer, gelir eşitsizliğine yol açmak yerine mevcut gelir eşitsizliklerini önlemek üzere sosyal konut, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi ortak kamusal amaçlar için kullanılabilir. Askeri bölgelerde sıkışmış  veya kullanım dışı kalmış ve anlaşma sonrası serbest kalacak potansiyel mülkiyet stoku federatif yapının güçlendirilmesi ve yerel yönetimlerin, belediyelerin, yapısal olarak etkinliklerinin artırılması için kullanılabilir. Mağusa, Lefkoşa ve Güzelyurt bölgelerinde sınır boyunca yaşama dahil olacak birçok kentsel parça yanında turizm potansiyeli yüksek kıyı bölgelerinin de askersizleştirilmesi ile ortaya çıkacak müşterek değerler federatif yapı ve belediyeler üzerinden yönetilmeli ve federatif yapı içindeki ve/veya yurttaşlar arası oluşacak eşitsizliklerin önüne geçebilecek politik örgütlenmelerin önü açılmalıdır.

 

Barış süreci içinde bireysel çıkar gruplarını müzakerelere dahil etmek anlamına gelen mülkiyet temelli yaklaşım yerine müştereklerin üretimi ön plana çıkarılmalıdır. Kadim Atina’daki biçimi ile politik unsurun temeli olan demos toplumsal konularda bireysel çıkar gruplarını ecclesia’daki tartışmaların dışında bırakırdı. Bunu yapabilmek için de ekonomik çıkarlar etrafında biçimlenmiş sosyal ihtilafları ortak sosyal konulara dönüştürerek politik arenaya dahil ediyorlardı [6]. Böylelikle demos ihtilafları sosyal ve üretken bir dil içinde harmanlayarak toplumun kendini sürekli olarak biçimlendirdiği demokratik politikanın kurumsallaşmasına imkan tanıyordu. Kıbrıs solunun tarihsel sorunu kullandığı dil, imge ve araçların kendi içkin dili ve araçları olmaması ve kendi toplumsal imgelemlerini üretmekten uzak olmasıdır. Kıbrıs Rum solu sınıfsal olarak milliyetçi ve dini arzular ile harmanlanmış burjuvaziyi güçlü kılacak tüm oluşumları desteklerken mülkiyet konusunda farklı bir dil üretmekten çok uzaktır. Kıbrıs Türk solu ise güç, yönetim ve garanti gibi konularda sağın cemaatçi kurulumunun dışında etkin politikalar üretebilmiş değildir.

 

Enerjiyi petrole ve karbon rezervlerine indirgeyen, ekonomiyi kredi/borç üzerinden finans kapitalin yeni kölelik biçimlerine mahkum eden ve ekolojiyi aşırı hümanist paradigmalar içinde değerlendirerek türlerin kıyımını tetikleyen sermayenin dilini kullanarak özgürleşmiş toplumlar yaratmak mümkün olmadığına göre bu dilin temel yapıtaşı olan mülkiyet rejimine karşı farklı olasılıkların dilini ve imgelemini üretmek solun temel amaçlarından olmalıdır. Peki mülkiyet yerine müşterekçi kentleşme prensiplerini yapılandıracak ve şehirleri ortak yaşam alanlarına dönüştürebilecek araçlar neler olabilir? Burada dört kısa önerme yapıyorum ancak bu önermeler yaşamın tüm alanlarına nüfuz edecek kadar çoğaltılabilirler.

 

Mülkiyetin Askersizleştirmesi:

Güvenlik paradigması mülkiyet rejimini korumak üzere kapatılmış işgücünden başka bir şey değildir. Kendi üretken kapasitesinden koparılmış bir biçimde üreyen güvenlik güçleri rejim bekçiliği yaparken ücret karşılığında kendi otonom varlıklarından vazgeçmekte ve toplumun kendini yönetebilme potansiyelini de sınırlamaktadır. Kıbrıs adasında güvenlik paradigması sömürgeci etkinliklerin altyapısını oluşturmaktadır. Kıbrıs (Sadece Güney referans alındığında) Dünya genelinde militaristleşme indeksinde 7. Sırada konumlanmış durumdadır.[7] Adanın askersizleştirilmesi aynı zamanda sömürgesizleştirilmesi ve özgürleştirilmesi anlamına da gelir.

 

Mülkiyetin Sekülerleştirilmesi:

Dini bir çerçeveye indirgenmiş Evkaf (Kıbrıs Vakıflar İdaresi) ve Ortodoks Kilisesi Kıbrıs’ın müşterekçi kentleşme yapısı önündeki önemli engellerdir. Çoğu zaman müşterekleri dini özler içine hapsederek  toplumsal değerlerin üretimini ve toplumun kendi otonom varlığını kurgulamasının önünde engel oluştururlar. Diğer inanç biçimleri, diğer yaşam biçimleri ve öteki canlıların eşit olarak ada üzerinde barınmaları kamusal alanın sekülerleşmesi ile mümkündür. Kutsanmış topraklarda tıpkı barış gibi yaşam da ertelenmiştir. Kültürel miras varlıkları olarak önemli değerler olan yapılar ve mülkler, dini amaçlar için kullanım değeri olanlar dışında, yerel yönetimler ve federasyon çatısı altında yönetilmelidir.

 

Mülkiyetin Belediyeleştirilmesi:

Devletler mülkiyetin burjuvazi ve sermaye temelinde yönetimi için toplumun kendi yasalarını ve mekanlarını üretebilecekleri gerçeğini maskeleyen aydınlanma çağı araçlarıdır. Komünler, şehirler ve büyük kent oluşumları dolaysız demokrasi koşullarını ve gerçek politik ortamı oluşturacak ölçeği barındırırlar. Komünler birliği olarak oluşan konfederatif belediyeler ve federasyon çatısı altında örgütlenmiş belediyelerin; etnik, din, ırk gibi toplum dışı (Castoriadis’in tanımladığı kendini kurabilen otonom toplumun dışında kalan) aşkın ve evrenselleştirilmiş yargılara ve değer sistemlerine tabi olmayan; adalet nedir? gerçek nedir? eşitlik nedir? gibi soruların her zaman sorulabildiği ve bu soruların önceden belirlenmiş kalıplara biat etmediği ve ancak toplumun politik kuruluşunu ihtiva eden değerleri bizzat oluşturmasını sağlayan; ademi merkeziyetçi özyönetim araçları geliştirilmelidir.

 

Mülkiyetin Müşterekleştirilmesi:

Müşterekler devletçi yönetim alanı dışında ve özelleşmiş piyasa yönetimi dışında toplumsal örgütlenmenin kurulabildiği ortak yaşamın zamanı ve mekanıdır. Barınma ve üretim gibi temel ihtiyaçlar dışında kalan tüm alanlar özyönetim araçlarını yapılandırmak üzere ortak kullanıma sunulabilir. Ada çapında mekânsal planlama, ulaşım, enerji yönetimi, ekoloji ve çevre, eşit yaşam fırsatı sağlanması için yasa üretilmesi ve konut politikaları ile desteklenmesi, gibi konular özyönetim mekanizması dışında kalan federatif kurumlar tarafından yürütülmeli ancak özyönetimin yürütme alanları ile işbirliği kurumsal olarak sağlanabilmelidir.

 

 

NOTLAR:

[1] Arif Hasan Tahsin’in “Aynı Yolu Yürüyenler Farklı Yere Varamazlar” kitap serisine ismine veren tarihi sözü bu durumu iyi özetler niteliktedir.

 

[2] Umut Bozkurt and Nicos Trimikliniotis, “Incorporating a Class Analysis within the National Question: Rethinking Ethnicity, Class, and Nationalism in Cyprus,” Nationalism and Ethnic Politics 20, no. 2 (April 3, 2014): 244–65, doi:10.1080/13537113.2014.909162.

 

[3] Purkis ve Kurtuluş Türkiye’den Kıbrıs’a yerleşmiş olan göçmenlerin sınıfsal olarak ayrıştırıldığından bahsederken Türkiye’nin nüfus taşıma ve demografik yapıyı değiştirme yolu ile savaş suçu işlemiş olduğu gerçeğinden kendilerini soyutlamıştırlar. Yine de Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve KKTC’deki yöneticilerin işlemiş olduğu bu suça göçmen nüfusun ne kadar ortak olduğu sorulmalıdır ve bu soruya katkıda bulunmak açısından ve sınıfsal olarak göçmen nüfusun anlaşılması açısından önemli bir referanstır: Semra Purkis and Hatice Kurtuluş, “Spatially Segregated and Socially Excluded Turkish Migrants In Northern Cyprus: An Alternative Perspective,” İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi 0, no. 48 (2013), doi:10.17124/iusbf.46929.

 

[4] “Shrinking cities” fenomeni için bakınız: http://www.shrinkingcities.com

 

[5] Milli gelirden düşük pay alan kesimler bilgiye ulaşmak için gerekli zamanı ve altyapıyı bulmakta zorlanıyor ve kısır bir döngünün içinde sınıfsal olarak kendini zayıf işgücü olarak yeniden üretmeye zorlanıyor. Düşük gelirlilerin kültürel sermayeden kopması ve bilgi üretiminden izole olmaları radikalleşme ve popülist hareketlere kapılmalarına sebep oluyor. The Guardian’ın web sitesinde yayınlanmış olan harita İngiltere’nin BREXIT sonuçları üzerinden popülizmin nasıl sınıfsal olarak yayıldığını okumamıza yardımcı olabilir:

Will Franklin et al., “EU Referendum Full Results – Find out How Your Area Voted,” The Guardian, accessed October 11, 2016, http://www.theguardian.com/politics/ng-interactive/2016/jun/23/eu-referendum-live-results-and-analysis.

 

[6] Cornelius Castoriadis, Philosophy, Politics, Autonomy: Essays in Political Philosophy, 1 edition (New York: Oxford University Press, 1991).

 

[7] Jan Grebe and Max M. Mutschler, “Global Militarisation Index” (Bonn: BICC, 2015), https://www.bicc.de/uploads/tx_bicctools/GMI_2015_EN_2015.pdf.