Güvenlik Paradoksu – Mustafa Öngün

Güvenlik Paradoksu – Mustafa Öngün

İş Kıbrıs Sorunu’na veya Rum tarafıyla ilişkilere gelince güvenlik algımız oldukça açık. Hatta açık olduğu kadar da siyasi. O kadar ki, konu Rum toplumuna karşı güvenlik oldu mu, hiçbir konuda anlaşmayan merkez siyasi partiler bile (veya olmaya adaylar bile) bir anda tek ses, tek vücut olup Kıbrıslı Türk toplumunun güvenliğinden bahseder hale gelebiliyor. Sağcısı solcusu demeden toplumsal refleks güvenliğin öneminden ve bunu sağlayacak olan Türkiye’nin garantörlüğünden dem vuruyor.

Burada gayem Kıbrıs Türk toplumunun Rum toplumuna yönelik gerçek veya haklı bir güvenlik kaygısı olup olmadığını tartışmak değil. Bu yönde bir güvenlik kaygısı pek tabi ki haklı olarak var. Ancak bu kaygımızın sadece bu alanla sınırlı kalması güvenlik anlayışımızla ilgili ciddi bir de paradoksu ortaya çıkarıyor.

Bunu en net ve açık biçimde yeni (geçici) gündemlerimizden trafik meselesine kısaca bakarak anlayabiliriz. Rumlarla ilişkiler söz konusu olduğunda güvenliğimiz tavan yaparken, trafik güvenliği söz konusu olduğunda hiç de güvenlik kaygısı duyduğumuz söylenemez. Bilindik birkaç rakam vererek konuyu açmaya çalışayım. 1975’ten bu yana 1873 kişi trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Yaklaşık 9000 kişi ise ebedi sakatlığa maruz kaldı[1]. Evet, 9000 kişi. Sadece son bir yılda 36 kişi trafik kazaları sonucunda yaşamını yitirdi. Bu rakamlar olağan değil, olağanüstü bir durumun göstergesi. Örneğin güney Kıbrıs’ta bu rakamlar çok çok daha az. Aynı şekilde Avrupa ortalaması da bizimkinin çok altında.

Bu basit gerçekten hareketle, muhalefetinden iktidarına kadar tek bir siyasi partinin bile çıkıp “şu kadar ölümlü çarpışma oluyor, biz bu sayıyı şu kadar azaltacağız, çünkü güvenliğe önem veriyoruz” dememesi pek manidar. Merkez seçmenimizin de bu yönde bir talep ortaya koyup oy kullanmaması da bir o kadar ilginç. Anlaşılan o ki, güvenlik kaygımız Rumlarla ilişkilerin ötesine pek de gidemiyor.

Sadece 2016 yılının yarısında inşaat sektöründe 7 tane ölümle sonuçlanan sözüm ona “kaza” gerçekleşmiştir. Yeterli güvenlik önlemleri alınmış olsaydı, bu ölümler de gerçekleşmemiş olacaktı. Ancak önlemler alınmadı ve ölümler her yıl olduğu gibi yine gerçekleşti. Ve bir kez daha hiçbir merkez siyasi partiden, bakanlıklardan veya devletin herhangi başka bir kurumundan ölümleri azaltmaya yönelik somut bir hedef duymadık. Yani “inşaat sektöründe ölümlü kazalar şu şu orandadır, biz bu oranı şu kadar düşüreceğiz” gibi bir hedef ortaya koyan yok.

Bu liste daha uzatılabilir. Sağlıklı gıda tüketimi, ekolojik yıkım ve tüm bunların doğaya ve insan hayatına karşı oluşturduğu tehdit ya da güvensiz ortam. Ama listeyi zaten hepimiz biliyoruz, fazla söze gerek yok. Altını çizmemiz gereken husus tüm bunların akla şu soruyu getiriyor olması: Gerek sosyolojik gerekse politik olarak güvenlik derken gerçekten de insan hayatının güvenliğinden mi bahsediyoruz yoksa başka bir şeyden mi? Sanırım güvenlikten anladığımız pek de insan hayatının kendisi değil. Daha ziyade güvenlik derken “milletin”, “devletin” güvenliğinden bahsediyoruz. Böyle bir anlayış içerisinde de haliyle güvenlik sadece “düşmana” karşı güvenlik oluyor. Tam da bu yüzden, Rum toplumu söz konusu olduğunda güvenlik de güvenlik diye tuttururken, insan hayatını direk olarak ilgilendiren trafik gibi meselelerde güvenliği ne siyasi ne de sosyal olarak dert ediyoruz.

Mesele “milletin”, “devletin” güvenliği oldu mu, hiç tereddüt etmeden diplomatlarımızı, Cumhurbaşkanlığını, merkez partileri tek sesli koro halinde Rumlara karşı devreye sokuyoruz. Fakat iş yollarda, inşaatlarda ölmeye geldi mi birkaç eleştirel söz ve geriye bir sükûnet bırakmaktan öteye gidemiyoruz.

Uzun lafın kısası güvenlik dendi mi, yaşamın kendisi üzerine kurgulanan bir anlayıştan yoksunuz. Yapabildiğimiz tek şey tarihimizin bize öğrettiği: “Devlete” ve “millete” dayalı bir güvenlik anlayışından hareket etmek ve sözüm ona “düşmandan” korunduğumuz ölçüde kendimizi güvende hissetmek. Peki nereye kadar bu tür bir güvenlik anlayışı ile yaşayacağız? Bence bu anlayışla pek de yaşanamayacağız.

Artık güvenliği gerçekten ait olduğu yere, yani yaşamın kendisine indirgeme zamanı geldi. Eğer gerçekten gayemiz güvenli bir yaşamsa, bunu “millet” ve “devlet” üzerinden değil, yaşamın kendisi üzerinden inşa etmemiz gerekiyor. Bu da trafik güvenliği, iş güvenliği ve sağlığı, ekolojik yıkımın gibi konularda bir bilinç ve siyasi program geliştirerek ancak mümkün olabiliyor; merkez partilerimiz ve seçmenlerimiz gibi Rumlara karşı Türkiye’nin ordusunun güvenliğini isteyerek değil.

 

[1] Buradaki rakamlar Trafik konusunda bilimsel çalışmalar yapan sevgili Deniz Atalar ve Hüseyin Sevay’ın 15 Haziran’da yaptıkları “Trafik Güvenliği ve Siyaset” başlıklı sunumlarından alınmıştır.