Dıştan İçe Kıbrıs – Besim Baysal

Ülkemizin içinde bulunduğu ateşkes durumunun onlarca yıl daha sürmeyeceği kesindir. Dünyanın ekonomik ve siyasi kontrolünü elinde bulunduranlar bölgemizin tam hakimiyetinin yasallaştırılmasını kısa sürede sağlama gayretine girmişleridir. Suriye savaşının böyle bir kararda pay sahibi olduğu gelinen aşamada dikkat edilmesi gereken önemli bir unsurdur. Soğuk savaş döneminde Kıbrıs’ta yaşanan krizin NATO içinde bir krize dönüşmemesi için yasal süreç beklenmeden kısa yoldan bir darbe ve ardından da fiili işgal adamızı ikiye bölmüştür. Yaşanılan bu müdahalenin öncesinde adamızdaki birçok çatışma, 1958’lerden 1974’e kadar devam eden toplumlar arası kriz farklı kimlikteki Kıbrıslıları yani Kıbrıslı Türkleri ve Kıbrıslı Rumları karşı karşıya getirmişti. Dünyanın güçler dengesinde bu gerilimler çeşitli vesilelerle kullanılarak toplumlarımız bilinçli bir şekilde düşmanlaştırıldı. Kıbrıslıların düşmanlaştırılmaları, ayrı düşmeleri ve yaşam alanlarının ikiye bölünmesi sorunu egemenler için sadece bir yasallık sorunu olarak devam ediyor. Bizim için ise bir çözüm, kardeşleşme ve barış sorunu olarak daha derin bir mücadele varlığı taşıyor.
Bugün soğuk savaş dönemini geride bıraktığımız neo-liberal dönemde uluslararası hukuk anlamında hukuk dışı bir uygulama olarak karşımızda duran “Kıbrıs Sorunu” Kıbrıs’taki toplumların karşılıklı olarak yeniden bir araya gelme sorunu olmakla birlikte küresel çelişkiler içinde de halledilmesi gereken bir sorun olarak da varlığını küresel sistemde korumaktadır. Özellikle son dönemde Ortadoğu’daki hızlı gelişmeler ve çatışma ortamı yaratan egemenler; kendilerinin arasındaki çelişkileri ve gerilimleri sıkça ortaya çıkarmak zorunda kalmışlardır.
Öncelikle 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıkan bir sorun olarak Kıbrıs sorunu neden sonuç ilişkileri bakımından değerlendirilmelidir. Kıbrıs sorunu; Birleşik Krallık sömürgesi durumundaki Kıbrıs’ta 2. Paylaşım Savaşı sonrası değişen dünya sisteminden kaynaklanarak ortaya çıkmıştır. ABD’nin savaşın neredeyse tek galibi olarak ortaya çıkması ile egemenlerin sömürgecilik anlayışı değişerek yeni sömürgecilik denebilecek bağımsızlık taleplerini destekleyen bir küresel sistem ABD tarafından ortaya atılmıştır. Postdam’da savaşın sonuçlarının değerlendirilerek dünyanın ABD, SSCB ve Birleşik Krallık arasında paylaşılması ile Kıbrıs, Birleşik Krallık tarafından “terkedilmesi sakıncalı olacak stratejik bir sömürge” olarak belirlenmiştir. Birleşik Krallık ile ABD arası temel çelişki hatta Sömürgeler Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı arasındaki gerilimleri bu politik hattın oluşması ile ortaya çıkmıştır. Kennedy döneminde ABD, 1950 Plebisit kararını yani ENOSİS’i desteklemiş buna uygun olarak bir Kıbrıs politikası geliştirmişti. Kıbrıs’ta farklı kimlik ve inanıştaki insanlarımızın birbirine düşman kılınması bu dönemle doğrudan bağlantılı olarak düşünülmelidir. Akabinde oluşturdukları Kıbrıs Cumhuriyeti bu politik hattın sonucudur ama kesin bir sonuca ulaşmalarının önünde de engel teşkil etmiştir.
Bugün geldiğimiz noktada; Emperyalizmin Ortadoğu’daki sorunların bir parçası olarak Kıbrıs’ı olduğu şekliyle bırakması hem kendi projeleri açısından hem de kamuoyundaki algı açısından farklı sıkıntılar ortaya çıkarabilecektir. Birincisi; Rusya ile yaşanan Suriye geriliminin sonucunda Ortadoğu’da Rusya’nın etkisinin artması, Kıbrıs gibi stratejik öneme sahip bir kara parçasının yasallık probleminin müdahaleye açık hale gelmesini getirecektir. Bunun ortadan kalkması ile oluşacak yeni yapı haliyle AB toprağı olarak tescillenmeyi getirir. Bu yüzden yasallık sorunu ortadan kalkmalıdır.  İkinci olarak ise BM’nin yıpranan ve hiçbir soruna çare olamayan görüntüsü tüm dünyada yılların sorunu olarak bilinen Kıbrıs sorununun çözümü ile büyük oranda giderilecektir. BM de cilalanacak ve Dünya kamuoyuna bunun propagandası yapılabilecektir.
Bunu başka bir noktadan da değerlendirmek gerekirse; Dünya’da ABD’nin imajının en çok zedelendiği dönemlerde çeşitli antlaşmalar ortaya çıkmaktadır. Körfez Savaşı’nın üzerine 1993 yılında Filistin-İsrail Oslo Antlaşması ortaya çıkmış Washington’da imza töreni yapılmıştı. ABD’nin Venezuela’ya en çok müdahale ettiği ve iç karışıklık çıkardığı bu günlerde, Kolombiya’da ABD yanlısı tutumu ile bilinen Başkan Juan Manuel Santos tarafından FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) ile imzalanan antlaşma Latin Amerika’nın dikkatini Venezuela yerine komşusu Kolombiya’ya çekmektedir. Belli ki Ortadoğu’da da “Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında olası sınır değişiklikleri yaşanması muhtemeldir ve dünyanın dikkati Kıbrıs sorununun çözümüne çekilebilir.

Türkiye’nin ABD’nin ileri karakolu olarak bölgedeki nüfuzu özellikle Suriye savaşı sonrası büyük bir itibar kaybına neden olmuştur. ABD bu süreçte ne tam olarak istediğini almış ne de bölgedeki hakimiyetini sağlayabilmiştir. Sorumluluk da Türkiye’ye ve onun politik manevra alanını artıran Demokratlara kesilmiştir. Demokratların iktidarı kaybetmelerinin en önemli nedenlerinden biri de Suriye’deki başarısız kriz yönetimi olarak değerlendirilebilir. Şimdi sırada Türkiye’nin mevcut yönetimi vardır. Türkiye’deki iktidar odaklarını hem ekonomik kriz hem de Kıbrıs sorununun çözümü üzerinden kendi milliyetçi kamuoyu önünde yıpratmak ve ardından yeni ılımlı bir sağ liderlik yaratmak; AB ve ABD ile ilişkileri “düzeltmek”, ardından da bölge ülkeleri ile yeni bir diplomatik ilişki kurulmasını sağlayacak bir işleyiş en güvenli yöntem olarak benimsenilmesi muhtemel yöntemdir.

Doğu Akdeniz’deki hidro-karbon yataklarının varlığı İsrail, AB ve ABD için bulunmaz nimetlerdir. Bunlardan risksiz bir şekilde faydalanmak (sömürmek) önemli bir proje olarak değerlendirilecektir. Bu projenin stratejik noktasında Kıbrıs vardır ve ülkemizdeki yasallık sorununun ortadan kalkmasının temel gerekçelerinden biri hidro-karbon yataklarının varlığıdır diyebiliriz. Türkiye’nin geçiş noktasında olduğu ve AB’nin buradan çıkacak gazı talep ettiğini iyi değerlendirmek gereklidir. İsrail’in Türkiye ile yaptığı antlaşma, Kıbrıs Cumhuriyeti adına Kıbrıslı Rum liderliğinin uluslararası şirketlerle yaptığı antlaşmalar yürürlüğe girmesi gereken süreçlerdir. Ne egemenlerin ne de onların şirketlerinin “bölgede bir sorun var, bir kriz var vazgeçelim” deme noktasında olduğu düşünülmemelidir. Bu da bize eğer sorun varsa çözülecek ve antlaşmalar yürürlüğe girecek noktasında bir süreç içinde olduğumuzu göstermektedir.
Tüm bu sebeplerle Kıbrıs sorununun bir çözüm antlaşması ile en kısa sürede farklı bir noktaya taşınma olasılığı her zamankinden daha fazla bir ihtimaldir. Burada iki önemli nokta daha bir çırpıda gözümüze çarpmaktadır. Kıbrıslı Türk burjuvazisi de Kıbrıslı Rum burjuvazisi de bu süreçleri iyi takip etmekte ve yıllardır da bu yolun açılmasının hazırlıklarını yapmaktadırlar. Önceden yapılan işbirlikleri artırılarak devam etmektedir. Hem güneydeki ekonomik krizin kalıcı olarak aşılması hem de kuzeydeki rejimin yapısından ve bağımlı ekonomik ilişkilerden kaynaklı kapalı ekonomik yapının yaşayabilir neo-liberal bir şekle dönmesi ve yasal ilişkiler geliştirilmesi için Kıbrıs sorununun ortadan kalkmasının yöntemlerini aramaktadırlar.
İçinde yaşadığımız küresel ekonomik sistemde Kıbrıs sorununun çözümü adına taşlar yerine oturmuş görünmektedir. Bu noktadan sonra büyük bir uluslararası kriz olmaması durumunda görüşme sürecinin sekteye uğraması çok mümkün görünmemektedir.

Şimdi üzerinde düşünülmesi gereken sorun; emperyalizmin kendi sorununu çözmesi durumunda adada yaşayan bizlerin yani Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların tarihsel bir gerçek olan çelişkilerimizi giderebileceğimiz süreci nasıl öreceğimizdir. Liderlerin ve onların duruşlarını değiştirmelerine neden olan her türlü dış müdahaleci devlet ve kuruluşların bu adada yaşayan insanlar ile ilgili herhangi bir hassasiyet geliştirmelerini beklememek gerekir. Günlük hayatlarını zorlayan konularla ile ilgili bile inisiyatif almaları engellenen Kıbrıslıların özellikle Kıbrıslı Türklerin, algılarında hiç bir etkileri olmadığı kazınan Kıbrıs sorunu ile ilgili bir konuda çok kısa bir sürede irade koymalarını beklemek de doğru olmaz. Önemli olan ülkenin politikleşmiş kesimlerinin yani devrimci, ilerici, aydın, demokrat ve solda yer alan örgüt ve kişilerin yaşanan bu süreçlerde nasıl bir tavır içine girecekleridir. İşgal altında bir ülkede her türlü çalışmayı yaparken; örgütlenme, gazete çıkarma, sendikal çalışma yapma, seçimler de dahil her türlü “yasal” çalışma içine girme gibi mücadeledeki ve hayattaki her alana dahil olunurken ülkenin en önemli sayılan meselesinin dışında kalmak da mümkün değildir. Medyanın ana haber kuşakları ve halkın tüm dikkati toplumlararası görüşmelere dönmüşken sinip susmamak süreci, çözüm ve barış için yapılacak etkinlik ve iki toplumlu ilişkilerin geliştirilmesine evriltmek gerekmektedir. Yaratılacak toplumsal refleks ile toplumlarımız iki farklı kimliğin birarada yaşamasını içselleştirebileceklerdir. Irkçılığın, ayrımcılığın ve güneyde ELAM gibi kuzeyde de Ülkü Ocakları gibi unsurların toplumlarımızın vicdanında mahkum edilmesini sağlayacak yegane anlayış böyle örülebilir.
Çözümden yana barıştan yana tüm örgüt ve kişilerin bu süreci de hayatın diğer alanları gibi sahiplenmesi ve mücadelenin bir alanı olarak görmesi hatta bir arada durmanın birlikte işlere imza atmanın gerektiğini belirtmek gerekir. Aksi, tüm sola sirayet edecek tarihsel bir hata olacaktır.
Sahte harita, hamaset söylemleri ve manipülasyonlarla sokağa çıkan ve köy köy gezilere başlayan ülkenin kuzey yarısındaki Ülkücü faşistlere karşı meydandan kelimenin tam anlamıyla çekilmek süreç nasıl noktalanırsa noktalansın politik olarak da gerilemek anlamı taşır.
Hedefleri belirli ve tüm ilerici, devrimci, ve demokrat yapıları bir araya getirecek birlikteliklerin hem halkı örgütleme tarzı hem de süreci yönlendirme şansı daha çoktur. Barıştan ve emekten yana taleplerin dahil edileceği mücadeleler ihtiyaç olan yolun da ilk taşlarını ortaya çıkaracaktır. Platform tarzı birlikteliklerin iki toplumu yakınlaştıracak kitlesel etkinlikler organize edebilecek yeteneği bulunmaktadır.
Yıllardan beridir karşılıklı görüşme süreçlerinin getirdiği federasyon anlayışının iki bölgeli iki toplumlu tek egemenlik ve tek uluslararası kimlik üzerinden şekillenen üst yapısının; toplumsal ilişkileri, örgütsel ilişkileri ve ortak siyasi hareketleri şekillendireceği bir gerçektir. Bunun toplumsal ve sınıfsal dinamiklerin önünde bir engel yaratması değil  aksine birlikteliklerin işbirliği ve güç birliği yaratılması açısından sağlıklı sonuçlar doğuracağı mümkün görünmektedir. Federatif anlayışla, yerelden demokratik yapılanmalar oluşturulmalı ve desteklenmelidir. Eşitlik ve özgürlük temelinde; ekoloji, sağlık ve eğitim hakkı üzerinden ayrıca cinsel, kökensel ve kültürel ayrımcılığı reddeden bir federal anlayışla ortak demokratik mücadeleler örgütlenmelidir. Federasyon zemin anlamında kullanılarak ortak yaşayışların önünü eşitlik anlamında açacak bir anlayıştır. Ülkemizin gelecek barış dolu günleri  için bir anahtar olacaktır.
Diğer taraftan açık işgalin ortadan kalkması ile TC hegemonyasının kırıldığı koşullarda Kıbrıslı Türklerin tüm dünya ile kendilerinin dahil olduğu kurumlar aracılığı ile ilişki kurması yeni bir kendine güven ve aidiyet duygusunu da beraberinde getirecektir. Böylece kurulacak ikili ilişkiler aşk, dostluk ve toplumlar arası ilişkilere kadar daha sağlıklı temelden yürütülebilecektir.
Ülkemizin birleşmesi ve halklarımızın yeniden kardeşleşmesi sorunun ortadan kalkacağı yeni bir süreç için toplumsal dinamiklerimizin harekete geçmesini yine sorumluluk alarak toplumun ilerici kesimleri hep birlikte ortaya çıkaracaktır. Bitmiş, tükenmiş, insanlarımızın vicdanlarında mahkum olmuş TC uzantısı bir devlet yapısıyla daha fazla yürüyecek yolumuz bulunmamaktadır. Yeni bir yolu açıp o yoldan yürümek hepimizin elindedir. Gerçek çözüm ve gerçek barış bıkmadan usanmadan yürünecek bu yolun sonundadır.