Çürüyen siyasette intikam dönemi – Hasan Yıkıcı

 

Kıbrıs sorunu bağlamında neredeyse tüm toplumsal kesimler kritik bir eşikten geçmekte olduğumuzu idrak etmiş durumda. Çözüm yönünde olumsuz bir sonuca varılması durumunda Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapının bir dizi ciddi dönüşümler ve restorasyon girişimlerine uğrayacağı çok net. Bunun ne olacağına dair bir isim koymak için erken, umarız da öyle bir isim bulmak zorunda kalmayız ve geleceğimizi ve ortak mücadelelerimizi birleşik bir Kıbrıs zemininde şekillendiririz. Bu kritik eşiğe rağmen merkez-geleneksel sol partiler, toplumsal beklentilerden ve sorunlardan kendilerini nerdeyse tamamen soyutlamış bir durumda dar iktidar kavgalarında boğulmaya devam etmekte. Öyle ki, herhangi bir değer veya ilke ile değil, tamamen statü ve iktidar kavgalarıyla gündeme gelen kesimler, kendi siyasal ve varoluşsal intiharlarını da gerçekleştirmiş durumdalar.

Hepimizin malumu, TDP’deki iktidar ve statü kavgası günün sonunda TDP’den kopuşları getirmişti. Bu kopuşların sonucunda da Çakıcı liderliğindeki ekip TKP’yi yeniden kurarak uzun süre devam edecek olan bir siyasal miras ve intikam kavgasını başlattı. TKP’nin çok net bir şekilde herhangi bir toplumsal talep veya sol değer üzerinden değil, TDP liderliğinden intikam almak için kurulmuş olduğunu ifade edebiliriz.

TKP’nin kuruluşunun üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra ise, uzun süredir iktidar ve statü kavgaları ile gündeme gelen CTP’nin Mağusa ilçesindeki Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler de partilerinden istifa ettiklerini açıkladılar. Kurultayda seçilemeyen bu isimlerin kurultaydan sonra istifa etmeleri neredeyse tüm kesimlerde ‘koltuk gitti aşk bitti’ algısı yarattığı yetmezmiş gibi, istifalarından çok kısa bir süre sonra da TKP ile anlaştıklarını ve birlikte hareket edeceklerini açıkladılar. Ali Gulle, Sonay Adem gibi isimler CTP içinde sol kesimi temsil eden isimler gibi gözükseler de, bu isimlerin geçmiş pratiklerinin sol değil, neoliberal olduğu gerçeğini değiştirmez. Sonay Adem’in çalışma bakanlığı döneminde sosyal güvenlik sistemi neoliberal yapısal dönüşüm politikalarına uyumlaştırıldı, kadının yıpranma payı kaldırıldı. Kaldı ki bu kesimler de son zamanlarda CTP içinde sol değerlerle değil, Oktay Kayalp liderliğindeki ekip ile girdikleri iktidar ve statü kapma kavgasıyla gündeme geliyorlardı. Her iki kesim de birbirlerine karşı iktidar, statü arzusuyla, intikam ve hırs duyguları ile yaklaşıyordu. Günün sonunda bu iktidar kavgasını kaybedenler, yeni bir iktidar kavgası alanında kendilerini var etmeyi tercih ederek gerek siyasal, gerek ahlaki intiharlarının son dönemecini de geçerek kendi geleneklerinden statü ve intikam adına bir çırpıda vazgeçebileceklerini gösterdiler.

Bu iki örnekte gördüğümüz manzaranın kökeni, tam da uzun zamandır dile getirdiğimiz ve eleştirdiğimiz geleneksel merkez sol siyasetin çürüme ve iflasının bir sonucudur. Yıllardır, değerler, üretim ve toplumsal dönüşüm üzerinden değil de, iktidar olma, statü kapma ve ‘konjonktüre uyum sağlama’ zihniyeti, günün sonunda her tarafından çürümüşlük fışkıran bir siyaset yarattı. Bunu da yaratan bugüne kadar kendisiyle yüzleşmeyen, kendisini aşamayan ve kısır kavgalar içinde her gün biraz daha tükenen merkez sol partiler ve onların siyaset alışkanlıklarını sürdürenler oldu. CTP’de de TDP’de de partiden bir kaç kişinin ayrılması, bu partileri arındırmadı. Tam tersi, bu yapılar alışkanlıklarını ve kof siyasal kültürlerini zaman içerisinde katılaştırdı. Katılaşan zihniyetler ve pratikler de gittikçe dünyadaki, toplumdaki ve hayatın akışı içerisindeki değişimleri-dönüşümleri anlayabilme, yorumlayabilme kabiliyetinden eksildi. Sadece hitap ettiği alan bağlamında değil, kavrayabildiği dünya anlamında da gittikçe daraldı. Bu durum da kendi alanları içerisindeki küçük iktidar oyunlarını daha da itekledi. Daralan ve katılaşan mevzu aynı zamanda anlam arayışıydı da.

Günün sonunda aşırı katılaşmadan kaynaklı bir kırılma yaşandı. Katılaşan bir taraf yerinde dururken diğeri yerinden ayrıldı.

Fakat katılaşan şeyin kendisi hala ayakta. Çürüme! Dolayısıyla gerek TKP örneği olsun gerekse de CTP’den koparak TKP’ye geçenler olsun, TDP’de veya CTP’de bir temizlenmeyi-arınmayı sağlamayacak. Sonuçta oralardan kopan bireylerin edindikleri kültür, oralarda yeşermiş, kökleşmiş ve gelişmiştir. Yaşananalar merkez sol yapılardaki kültür, anlayış, işleyiş ve değersizleşmenin bir sonucudur. Bahsi geçen bireyler ve eylemleri çürümenin nedeni değil, birer sonucudur!

Toplumu dönüştürmeye, tahakküm ilişkilerini dağıtmaya ve bir özgürleşme pratiği sergilemeye dair gailesi olan solun, üretmesi, inşa etmesi ve kendisini sürekli olarak aşması gerekmektedir. Bunu yapamayan hareketler ve yapılar da gittikçe katılaşacak, kalıplaşacak ve değerlerden ziyade statü, iktidar ve intikam oyunları ile oyalanacak. Dolayısıyla bu çürüme ve kokuşma durumundan uzak kalmak için sol değerler zemininde üretmeli, ürettiğimizi örgütlemeli, inşa etmeli ve sürekli bir yüzleşme motivasyonu ile kendimizi aşmalıyız. Aksi taktirde alternatif yaratma mücadelesinde gerek siyasal gerekse de etik olarak geleneksel merkez öznelerin düştüğü ‘sağcılaşma’ sürecine düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.

Hareket etme motivasyonunu intikam ve hınç duygularından alan, hayatın anlamını iktidar ve statü çatışmalarından çıkaran odakların siyasette de hayatta da başarılı olması söz konusu bile değildir. Bu tür kişiler, özneler veya odakların en iyi yaptıkları iş kendi kendilerini tüketmek ve yok etmektir. Artık hızlıca ölüme yüz tutmuş geleneksel merkez sol siyaset de, onun icracısı özneleriyle birlikte dizginlerinden boşalırcasına uçurumun dibine doğru düşmektedir.

Gerek son kamuoyu yoklamalarında, gerekse de toplumun genel eğilimlerden katı olanın buharlaştığı bir süreçten geçtiğimiz ortada. Fakat henüz sol adına yeni olanın da şekillenemediği, çabaladığı ama kendisini var edemediği bir süreçten geçmekteyiz. Zor olduğunun farkındayız, fakat sol siyasetin değerler ve üretim üzerinden yükselecek olan yeni kolektif öznesini kurmak zorundayız. Bunun sahici, inşa edici ve yaratıcı olması kaçınılmazıdır. Aksi taktirde buralarda nefes almak daha da zorlaşacak.

Bu yazı ilk olarak 15 Ocak 2017 tarihli Gaile dergisinin 401. sayısında yayınlanmıştır.