Bütünlüklü çözüm gösterisi ve izleyicileri – Mustafa Öngün

Bütünlüklü çözüm gösterisi ve izleyicileri – Mustafa Öngün

Guy Debord 1960’larda çok ilginç bir tespit yapmıştı. Yaşadığımız toplumu “gösteri toplumu” olarak tanımlamış, böyle bir toplumda gerçekte ne yaptığımızın, neyi gerçekten değiştirdiğimizin ve deneyimlediğimiz önemini yitirdiğini, bunun yerine neyi nasıl ve ne şekilde “gösterdiğimizin” önemli hale geldiğini söylemişti. Yani artık önemli olanın gerçekte ne yapıp ettiğimiz değil, yapıp ettiklerimizi diğerlerine ne şekilde ve nasıl gösterdiğimizin olduğunu vurgulamıştı. Bu durumunsa, bireyleri değiştirme ve eyleme kapasitesinden yoksun pasif birer izleyiciye indirgediğini iddia etmişti. Bireylerin eyleyen ve değiştiren değil, izleyen ve gösteren özneler haline geldiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştu.

Kıbrıs sorununun bütünlüklü çözümü denilen şey Debord’u haklı çıkaran mükemmel bir örnek. Bütünlüklü çözüm dediğimiz şey, yani “her şeyde anlaşmadıkça hiçbir şeyde anlaşılmamıştır” çabası, gerçek politik ayrışmaların önemini yitirdiği, zivaniya imajıyla başlayıp her şeyin mükemmel bir şekilde ilerlediği ancak aniden bir kapı çarpmasıyla sonlarına yaklaştığımız bir gösteri. Elbette sonlarına yaklaştığımız derken, sadece bir serinin sonuna yaklaştığımızı, gösterinin kendini her zaman yeni dizi serileri şeklinde devam ettirme potansiyeli olduğunu anlatmak istiyorum.

Gerçek siyasi sorun Makarios ve Denktaş’ın ötesine gidemese de gösteri ilerlemek ve tekrarlamak zorunda. Gösteri ilerledikçe iki toplumun bireylerine düşen görev, izledikleri gösterinin nasıl sonlanacağına dair “umutlu” olup olmamakla sınırlı. Bireysel farklılıklar filmin sonunun nasıl biteceğine olan inanışlara indirgenmiş. Umutlular umutsuzları gösterinin iyi biteceğine dair ikna etme cabasında. Umutsuzlarsa gösterinin kötü sonla biteceğine inanıyor. Şimdilerdeyse gösterinin kapanış sahnesinde iyi ve kötü karakter yorumları zikrediyor. Ancak gösterinin bu serisinin mutlu mu yoksa mutsuz sonla mı biteceğinin veya kimin iyi veya kötü olduğunun pek bir önemi yok. Önemli olan gösterinin devam etmesi. Bireylerinse pasif izleyicilerin ötesine gidememesi. Gösteri toplumunun altın kuralı bu. Bunun ötesine geçmeyi başaranlar yok değil elbet. Bazılarımız gösterinin öznesi, yani gösterenin bir parçası oluyorlar. Ama her şeye rağmen değişmeyen bir şey var. Gerçeğin ve gerçek siyasetin önemsizleşmesiyle birlikte gösterinin pasif izleyicilerinin varlığı.

Bir düşünmek lazım, gösteri toplumunun bir parçası olup umutlu ve umutsuz olma dışında bir seçeneği olmayan pasif izleyiciler mi olmak istiyoruz yoksa gerçekten eyleyen aktif özneler mi? Eğer izleyici olmak istiyorsak her zaman yaptığımızı yapmaya devam edebiliriz. Gösteriyi izlemeye devam edebilir veya gösterilenin gösterilmesine yardımcı olabiliriz. Ama gerçek sınırlarıyla, eğitim sistemiyle, askeriyle, faşistiyle karşımızda duruyor. Belki sınırları yıktığımızı gösteren ama sınırların hala orada durduğu yeni bir gösterinin parçası oluruz. Belki aslında hepimizin “kardeş” olduğu gösterisini sergileriz. Belki gerçekten sınırları ortadan kaldırmaya yöneliriz. Bunu bilmiyoruz ama artık bütünlüklü çözüm gösterisinin pasif izleyicileri veya göstericileri olmaktan çıkmalıyız. Elbette gösterinin dışına çıkmamayı tercih edebiliriz. O zaman da şimdilik gösterinin “masadan kim kalktı” adlı serisini izleyip tatmin olabiliriz. Bir sonraki haftaki “umutluyuzcular versus umutsuzuzcular” sahnelerini tartışabiliriz. Tüm bunları yapmaya devam edebiliriz ancak hakiki eyleme yönelmedikçe gerçek eylem ve değişimin önemini yitirdiği, tek gerçekliğin ne gösterildiğinden ibaret olduğu gösteri toplumunun dışına çıkamayız.