BARIŞ ÇOK MU UZAK? – Burcu Okur

“Basit gerçekler, entelektüeller, hükümet temsilcileri ve medya işbirliğiyle ‘ayak takımını’ uzak tutmak için anlaşılmaz bir dilin gerisinde gizlenmektedir.” Noam Chomsky

Amerikalı dilbilimci ve filozof olan Noam Chomsky, dil gelişiminin biyolojik ve psikolojik temelleri üzerine yaptığı çalışmaların sonucunda Psikolinguistik yaklaşımın öncüsü olmuştur. Psikolinguistik yaklaşım dilin; düşünce, davranış ve duygularımızı nasıl etkilediği konusunu inceleyen alandır (Psikolojik Danışma Temel Öğeler, Scott T. Meier, Susan R. Davis).

Dil gelişimi insan beynini de karmaşıklaştırmakta ve zihindeki düşünsel süreçleri etkilemektedir. Chomsky’ye göre iletişim kurmak için kullandığımız dil, sözcükleri taklit yeteneği ile sonradan öğrenmenin ötesinde belli zihinsel şemalara dayanmaktadır. Dünyanın her yerinde benzer anlamlara sahip olan bu şemalar sayesinde zihinlerde evrensel bir dilin varlığından bahseder. Kavramlara dair hâlihazırda oluşturulmuş algılarımız olaylar karşısındaki düşüncelerimizin yönüne dair belirleyici olmaktadır.

Örneğin; gerçekleri dile getirenlerin, hükümet politikalarıyla ters düşenlerin, haksızlığa karşı adalet mücadelesi verenlerin iktidarlar tarafından oluşturulan dilde ‘hain’ sözcüğü ile tanımlanması kelimenin sözlüksel anlamı ile birleşerek algılarımızı şekillendirir. Böylelikle korku kültürünün de etkisiyle ‘hain’ olarak tanımlanmak istemeyen toplum bireyleri, tanımın tersi olabilecek düşünce ve davranışları benimser; iktidarlar ile ters düşmemek gibi. Aksi şekilde davrananlara karşı ise mesela gerçekleri dile getirenlere karşı büyük bir öfke duyar. Öfkenin nedeni çoğunlukla ilkçağlardaki toplulukların Tanrıları kızdırıp cezalandırılma korkusu örneğindekine benzer bir düzeninin bozulması, “kurunun yanında yaşın da yanması” korkusu veya yaşamı boyunca inandıklarının, doğru bildiklerinin yıkılacağı tedirginliği gibi nedenlerdir.

Öğretim üyesi ve barış aktivisti Colman McCarthy “Eğer çocuklarımıza barışı öğretmezsek, bir başkası onlara şiddeti öğretecektir.” demektedir. Bugün okullarda mevcut eğitim sistemimiz kapsamında kullanılan dil, barışı öğretmekten çok uzaktır. Çocuklara öğretilen “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”, “Her Türk asker doğar” gibi tanımlar ve tarihsel olayların anlatımındaki objektiflikten uzak yorumlar çocuklara düşmanlığı ve savaşmak üzere asker olmayı öğretmektedir. ‘Barış’ sözcüğüne ilişkin oluşturulan algılar ise daha çok barışın imkânsızlığı ve ütopikliği, şiddet ve düşmanlığın bâki kalacağı, gerçek zaferlerin sadece savaşlar ile elde edileceği şeklindedir. Derslerde farklı halkların, farklı kültürlerin, farklı inançların birer zenginlik olduğu yerine hangi halkın, kültürün, inancın daha üstün olduğu; biyolojik olarak benzerliklerimiz yerine tarihsel düşmanlıklarımız; dünya yüzeyindeki toprağın her yerde aynı olduğu ve tüm insanlara ait olduğu yerine hangi toprak parçasının hangi sınırlara ait olduğu öğretilir. Dramatik bir şekilde mağduriyet diliyle anlatılan ve çarpıtılan tarihsel olaylar, yine ulusal günlerde okunan şiirlerde geçen ‘gavurlar’, ‘kalleşler’ gibi sözcükler korku ve nefreti besler. “Eğer sınırlar olmasa Rumlar bizi öldürecek” veya aynı şekilde adanın diğer tarafında “Eğer sınırlar olmasa Türkler bizi öldürecek” cümleleriyle düşünceleri şekillendirilen bir çocuk için dünya düşmanlar ile çevrili, güvenilmez bir yer olarak görülecektir. Öyle ki şiddeti ve nefreti öğrenen çocuklar tekçi zihniyetin de bir sonucu olarak sadece adanın diğer tarafındaki halkı veya sınırların ardındaki diğer halkları değil, aynı zamanda kendinden olmayan komşusunu, kendisine benzemeyen sınıf arkadaşını da düşman görebilir, istemeyebilir.

Bugün siyasi otoritelerin toplum üzerindeki en etkili iktidar ve manipülasyon araçlarından birisi de medyadır. Toplumu kışkırtma, kontrol etme, hatta tetikçiye dönüştürme ana akım medyanın kullandığı dil sayesinde mümkündür. En yakınımızdaki örnek olarak yıllarca Türkiye’de “vatan elden gidiyor”, “din elden gidiyor” söylemleri ile toplumun kışkırtılması sonucunda çeşitli katliamlar, cinayetler, linç olayları yaşanmış ve hala yaşanmaktadır. Gerek eğitim sistemi, gerek medya, gerek film ve diziler kullanılarak oluşturulan ideolojik hegemonya sayesinde toplum gerçeklerden uzaklaştırılarak, yaratılan hassasiyetlere odaklanır. Oruç tutmayanı döverek dini kurtardığını, ülke politikalarını eleştireni linç ederek vatanı kurtardığını düşünen vatandaşlar, kendi vergilerinin savaş harcamalarına giderek her gün daha da yoksullaştığının, savaşlardan beslenenlerin daha da zenginleştiğinin, ölenin de öldürenin de kendinden olduğunun, siyasi otoritelerin çıkarlarına göre yasaları değiştirdiğinin farkına bile varmaz. Görünürde ‘demokrasi’ vadeden iktidarlar, toplum üzerindeki ekonomik, sosyal, siyasal alanlardaki sömürülerini toplumu birbirine kırdırtarak gizlemiş olurlar. Chomsky’nin, gerçekleri anlaşılmaz bir dilin gerisinde gizleyip ‘ayak takımını’ uzakta tutmaktan kastı da budur. Bu öyle bir manipülasyon ve algı karmaşasıdır ki örneğin; kadın cinayetlerinin, tecavüzlerin artışını ve devletin gereken önleyici tedbirleri almamasını protesto eden bir grubun karşısına bahsettiğimiz ‘dini ve milli değerlerin’ neferi olmaya hazır toplum bireyleri “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları ile çıkabilir!

Yaratılan hassasiyetler üzerinden geliştirilen linç saldırılarının pek çoğunun öncesinde belirli bir hazırlığa dayanması örneğinde olduğu gibi geçtiğimiz günlerde Barbaros Şansal’a yönelik nefret söylemleri üzerinden geliştirilen saldırının da planlı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Aynı günlerde KTÖS’ün hazırlamış olduğu ajandalara yönelik saldırı ve söylemler de aslında farklı bir zihniyetin değil tam da benzer bir zihniyetin ürünüdür. “Barbaros’tan sonra sıra sizde” söylemleri de bunun göstergesidir. Medyada dahi kullanılan “Rum seviciler”, “Türk düşmanları”, “hainler” gibi söylemler yıllardır aşina olduğumuz, barıştan yana olan ve gerçekleri dile getirenleri karalamak, tepkilerin odağı yapmak için kullanılan yaftalardır. Saldırıların, toplumu barışa hazırlamaya, barış kültürünü geliştirmeye çalışan sivil toplum örgütlerince çabaların arttığı ve liderler tarafından barış görüşmelerinin yapıldığı bu süreçte olması tesadüfî değildir. Dini ve milli konular üzerinden hassasiyetler derinleştirilmekte, toplum bu hassasiyetler ile uğraşırken ayrıştırılmakta ve barış süreci baltalanmaya çalışılmaktadır.

Hâlbuki adamız koşulları üzerinden gidecek olursak, barış dili ve kültürü ile büyütülen bir Türk ve bir Rum çocuk veya bir başka etnik kimlikten çocuklar birbirlerinin dilini öğrenecek, ortak yaşamın mümkünatını görecek, savaş ve düşmanlığın yarattığı perdeyi kaldırıp demokratik, eşitlikçi bir toplum için el ele verebilecektir. Yaşananlar barış diline ne kadar ihtiyacımızın olduğunun göstergesidir. Dünyadaki pek çok ülkede uzun yıllar süren savaşların ardından barış süreçlerine en çok katkısı olan çalışmalardan birisi de hakikatleri dile getiren komisyonlar olmuştur. Savaşın kendisi kirlidir ve savaşa taraf olan her kesimin bu kire bulaşmamış olması imkânsızdır. O nedenle yapılması gereken artık hakikatin dilini kullanıp, gerçekçi bir şekilde geçmiş ile yüzleşme sağlamak ve düşmanlığı besleyen dili değiştirmektir. Dilde başlayan değişim, toplum olarak düşünce ve davranışlarımızın da barıştan yana evrilmesinde adım olacaktır.