Aldatıcı Masumiyetten Bütünleyici Güce – Bilge Azgın

Aldatıcı Masumiyetten Bütünleyici Güce – Bilge Azgın

Bilge Azgın’ın Gaile dergisinde yayınlanan yazınsını, solun içinde bulunduğu çıkmaza dair ufuk açıcı bir yaklaşım getirdiğini düşündüğümüzden kendisinden izin alarak burada da yayınlıyoruz. Yazıya ayrıca yazarın kendi kişsel bloğundan da ulaşabilirsiniz. 

İnsanlık tarihi serüveninin büyük bir kısmı katı hiyerarşik ve eşitsiz yapılar örüntüsüyle kurgulanmış olduğu gerçeği her zaman ilgimi çekmiştir. Piramitleri yapan köleler, toprakla didinen serfler, kast sisteminde dışkıları temizleyen dokunulmazlar, satılıp alınan seks köleleri… Binlerce yıl arada bir isyan eden ama bu katı yapıları dönüştüremedikleri için o şekilde yaşamaya mahkum olan milyarlarca insan gelip geçti bu dünyadan. Bu insanların yaşadıkları hayatı deneyimlemek nasıl bir şey olurdu? Efendilerine karşı duydukları nefretle ve hınçla nasıl yaşayabiliyorlardı? Duydukları özlemler, besledikleri umutlar ve uyurken ne tür rüyalar görüyorlardı? Kimdi bu insanlar? Ve bu insanlar gibi olmak nasıl bir şeydi?

Bin yıllarca süren katı hiyerarşik yapılar, güç ilişkileri arasındaki uçurum geçmişe nazaran günümüzde kırılmaya başlasa da, Mouffe’un radikal demokrasi ile ortaya attığı “efendisiz toplumlar” idealinden hayli uzak olan bir dünyada yaşadığımız aşikar. Belki de daha önemlisi, Mouffe’un entelektüel gelişiminde kritik öneme sahip olan Lacan’ın Mayıs 1968 yılında isyan başlatan devrimci öğrencilere “Histerikler olarak sizin istediğiniz şey kendinize yeni bir efendi bulmak. Onu da bulacaksınız!” diyerek eleştirdiğini göz önünde bulunduracaksak, efendisiz toplum idealine ulaşmanın hiç de kolay olmadığını da vurgulamak gerekir.

Lacan’ın bu duruşu elbette kendi sosyal alt yapısıyla ilintili olsa da, devrimci ve özgürlükçü iddiasında olan insanların, ölümünden sonra Fidel’i hiçbir eleştiriye tabi tutmadan yüceltmeleri Lacan’ın bahsettiği “efendi arayıp bulma” sevdasına ve devrimcilerin kendi yarattıkları “efendilere direnç göstermeme” köleliğine iyi bir örnek teşkil ediyor. Mouffe, Foucault’nun güç kavramı tanımından esinlenerek, güç ilişkilerinin ortadan kalkabileceği yanılgısına düşmeden, var olan güç ilişkilerini en azından daha eşitlikçi bir seviyeye konumlandırılabileceğini iddia eder.

Buradan yola çıkarsak güç ilişkileri her yerde olduğuna göre, bu ilişkiler ağında güçlülük ve güçsüzlük denklemi de, her zaman, dikkate alınması gereken bir unsur olarak karşımıza çıkar. Ancak gücün karmaşık boyutlarda işlevselliklerine dair geliştirilen tüm bu analizler toplumsal alanlarda halizırda var olanları farklı kavramsal araç ve gereçlerle tarif etmeye, tanımlamaya, ve ifade etmeye fevkalede faydalı olsa da; güçsüzlerin iç dünyalarındaki var oluş hallerine ve bu halleri dönüştürme süreçlerinde yeni öznellik bilinç sıçrayışlarına nasıl ulaşılabileceği noktasına pek fazla ışık tutamaz.

Özellikle tahakküm biçimlerinin sadece kapitalist ekonomi üzerinden değil de ırk, cinsiyet, yaş ve etnisite gibi kategoriler üzerinden de kurgulandığını ve bu tahakküm biçimlerinin bir araya gelerek kesişkenlikler oluşturduğunu göz önünde bulundurduğumuzda; Rollo May’in Mercedes isimli afro-amerikan bir kadınla olan psiko-terapi süreci yukarıda bahsi geçen tüm bu konular hakkında önemli ipuçları vermektedir. Mercedes’in hem siyah olması hem de kadın olması güçsüzlüğün en uç noktalardaki varoluş hallerine ışık tutmasını ve Mercedes’in hikayesinin literatürde vazgeçilmez klasikler arasına girmesini sağlamıştır.

Mercedes May’e başvurmasının sebebi kendisinin ve eşinin çok istediği şeye, bir çocuğa sahip olamamaktı. Mercedes defelarca hamile kalmış ve her defasında da düşük yapmıştır. May’e başvurduğunda 32 yaşındaydı ve 8 kez çocuk düşürmüştü. Daha önce iki farklı terapist de tarafından bu sorununa çare bulmaya çalışmış, fakat iki terapist de Mercedes’in kendi kendisini analiz edebilecek kapasitesinin olmadığını; daha da önemlisi içsel çatışkı dinamiklerinden yoksun biri olduğu teşhisini koymuşlardı. Mercedes’in kocası ile evliliği sona ermek üzereydi, frigid bir durumdaydı ve kocasına herhangi bir seksüel arzu duymuyordu. May ile olan ilk seansında Mercedes’in 11 yaşından 21 yaşına kadar annesinin evinde yaşarken üvey babası tarafından birçok farklı kişiye fuhuşa zorlandığı ortaya çıktı.

Mercedes terapiye başladıktan kısa bir süre sonra yeniden hamile kalır. Ancak yeniden düşük yapacağının belirtisi olan kanamalar başlar. May’in dikkatine çeken şey, Mercedes’in her kanaması olduğunda aynı rüyayı görmesidir. Rüyalarına özellikle annesi, daha az sıklıkla da babası ve başkaları tarafından saldırıya uğradığını ve öldürülmeye çalışıldığını görür. May’in dikkatini çeken bir diğer durum ise, Mercedes rüyalarında öldürülmeye çalışılan ve sürekli olarak devamlı bıçakla direnmeye çalışan biri olsa da, tüm bunları anlatırken herhangi bir kızgınlık veya öfke belirtisi gösterememesiydi.

Bu iki durumdan May, Mercedes’in özellikle üvey babasının kendisine fahişelik yaptırdığını bildiği halde yıllarca sesini çıkartmayan annesine taşıdığı büyük öfkeye rağmen bunu ifade edebilecek bir sesi olmadığı hipotezini çıkarır. Doğru da yapar; çünkü çok katmanlı tahakküm ağı içinde vuk’u bulan güçsüzlüğün aşırı uçlardaki aldığı varoluş hali kendi kendinin dünyaya yönelen bir sesinin olduğunu bilememe halidir.

May’in diğer hipotezi de Mercedes’in bilinçaltında kendi çocukluğundan yola çıkarak yeni doğacak olan bebeğinin kendi annesi ve babasından koruyamayacağını hatta çocuğunu öldürebilecekleri korkusunu gütmesinden dolayı devamlı düşük yapmasına sebep olmaktadır. May, Mercedes’in kanamalarının devam ettiğini görünce psikoterapist olarak normalde yapmadığı bir şeye başvurur ve Mercedes’in sesi olup annesine olan öfkesini Mercedes’e yansıtmaya başlar. May ne zaman terapideyken Mercedes’in annesine öfke ve kızgınlık ifadelerine başvursa, Mercedes’in kanamaları durur. 3-4 ayın sonunda Mercedes öfke ve kızgınlık ifade etme yetisini kazanmaya başlar ve bu süreç içerisinde de sağlıklı bir erkek çocuk doğurur.

Kızgınlık ve öfke ifade edebilme yetisi var olma hakkı ile birebir ilintili olduğu için bu yetiyi kazanmak önemlidir. Tek değişken sosyo-ekonomik statü olmamakla birlikte, alt-orta sınıflar genellikle bu yetiye göreceli olarak daha fazla haiz olduğu için bir taraftan gündelik hayatlarında yakınlarına kızgınlık ve hınç duyarken diğer taraftan da kızgın değilmiş gibi yapan ikircikli davranış hallerini dışardan gözlemlemek zor değil. Aynı durum, Mercedes ve onun gibi milyarlarca insan için geçerli olmayabilir.

Mercedes’in daha önce gittiği iki farklı terapistin “içsel çatışkı dinamiklerinden yoksun biri” teşhisini koyup bıraktıkları nokta, tam da May’in terapide başarılı olmasını sağlayan noktaydı. Elbette, Mercedes çocuğu olunca tüm sorunları çözülmedi. Mercedes, kendi çocuğuna tılsımlı güçler atfetmeye ve bağımlılık geliştirmeye başladı. Psikoterapinin yönü bu kez de Mercedes’in bağımlılığını aşıp kendi kendini özgüvenli ve bağımsız biri olarak yaratma sürecine kaydı.  Tüm bu süreçler, birçok açıdan Freudiyen bir açıdan da okunabilir. Ancak, May’in gerek kitabı boyunca gerekse de bu örnek üzerinden inşa ettiği güç ve güçsüzlük denklemindeki birtakım sosyo-politik analizleri oldukça orijinaldir.

Örneğin May, Mercedes’in rüyalarında şiddet ve öfkenin dışa vurma biçimine dikkat çeker. Mercedes, rüyalarında sıklıkla köpeği olan Ruby’yi evin her tarafına belediğini ve kendisini de evi temizlemeye çalışırken görür. Mercedes, rüyasında gördüğü Ruby’inin aslında bizzat kendisini temsil ettiğini düşünmektedir. Neden bizzat kendini temsil eden Ruby, evin her tarafını beliyor ki? May’e göre bu durum aslında bastırılmış güçsüzlerin veya azınlıkların saldırganlık ve öfke köpürme haliyle bire bir ilintilidir.

Burada dikkatle altının çizilmesi gereken husus bastırılmış nefretin veya öfkenin birdenbire her yöne doğru volkan gibi patlama özelliğidir. Bu durumlarda, öfkenin belli birine veya belli bir hedefe doğru yönelmesi birincil öneme sahip değildir. Mercedes’in rüyasında gördüğü Ruby gibi yönsüz biçimde ortalığı beleyen, en yakınlarını hatta bizzat kendisine doğru yönelebilen bir şiddet köpürmesinden bahsediyoruz.

Altının çizilmesi gereken bir diğer husus ise Mercedes’in gündelik hayatındaki acizlik durumları karşısında kendisi için sorumluluk alma çabasını kovalamak yerine içinde bulunduğu durumu bir sihir veya mucize ile dönüştürebileceği sanrısına saplanmış olmasıdır. Güçsüzlük halleri içindeyken başvurulan en sık defans mekanizmalarından biri o halden kurtulmak için gerekli adımları atmak yerine, o halden kurtuluşun tılsımlı bir şey ile kazanılacağı sanrısında olma halidir. Köle halkı olan Yahudilerin efendi figürü Musa’nın denizi yarması gibi bir şey.

May’e göre güçsüzlük durumu her insanın (Mercedes örneğinde olduğu derecede olmasa da) hayatın farklı evrelerinde yaşadığı ve başa çıkmaya çalıştığı bir varoluş hali olduğu gibi her azınlık veya bağımlı grubun da toplumsal olarak bir varoluş biçimidir. Hem bir azınlık olarak, hem de Türkiye’nin ekonomik ve askeri bağımlılığına ve efendiliğine ihtiyaç duyan (en azından önemli bir bölümü)  Kıbrıslı Türkler’in de benzer varoluş halleri içinde olduğunu saptamak mümkün. Kıbrıslı Türkler son 20 senedir kendi yaşadıkları toplumda temel ihtiyaç olan ulaşım, sağlık ve eğitim alanlarını daha iyiye doğru değiştirememe yönünde bir güçsüzlük yaşamanın ötesinde, günden güne daha da kötüye gitmesini sağlayan bir boş vermişlik ve bezginlik hali yaşıyor. Bu halin en son şeklini dağ yolunda yaşanan trajik kazadan sonra, insanların iki hafta boyunca her şeye ve herkese köpürme ve lanet etme patlamasını izleyerek yaşadık.

Siyasetçilerden tutun da protestocuya kadar olan hemen hemen tüm kesimlerin herhangi bir sorumluluk almadan suçlama veya şikayet etme hezeyanının ardından gene aynı yolda kaza olması kaçınılmazdı. Bu varoluş hali devam ettiği sürece aynı şeyler tekerrür etmeye de devam edecektir. Rollo May, ‘İnsanın Kendini Arayışı’ kitabında, özgürlüğü, insanın kendi gelişimini kendi eline alabilme ve şekillendirme kapasitesi olarak tanımlar. Farkında olmak, sorumluluk almak, seçim yapmak ve özgür olmak bir kare gibidir; ilk üçü olmadan özgürlük tanımlanamaz ve de var olamaz.

May’in varoluşçu psikoterapist olarak Freudiyan terminolojinin ötesine geçip otantik masumiyet ile aldatıcı-masumiyet arasındaki farka dikkat çekmesi önemlidir. Otantik masumiyet, masumiyet sözcüğünün latince kökeni “zararlı olmayan’ manasından türediği için günahsız ve suçsuz anlamına gelir. Ancak aldatıcı-masumiyet saflık duygusunu sermayeleştirip çocukluk halinden vazgeçmeyen bir varoluş biçimidir. İnsanlar başa çıkamadıkları zorluklarla karşılaştıklarında veya zorlarına giden şeylerle yüzleşmek istemediklerinde güçsüzlükten, zayıflıktan ve çaresizlikten erdem yaratırlar. Bu aldatıcı masumiyet şimdinin korkunç gerçekliğiyle yüzleşmemek ve sorumluluktan kaçmak için daha iyi zannedilen (geçmişte veya gelecekte) ama aslında olmayan bir dünyaya kaçmakla kendi kendini idame ettirmeye çalışır.

Kıbrıslı Türk toplumunun siyasal alandaki ideolojik kurgularına baktığımızda,  sağın taksim ile veya anavatana sığındıkça problemlerin çözüleceği sanrısı ne kadar aldatıcı-masumiyet içeriyorsa, solun federal çözüm ile Kıbrıslı Türklerin otomatik veya zorunlu olarak ontolojik bir dönüşüm yaşayacağı sanrısı da aynı şekilde aldatıcı-masumiyet içerdiğini görürüz. Elbette, ideolojik olarak içerdikleri duruşlar eşit görülemez veya Federal çözümün gelecek için taşıdığı imkanlar ile Anavatan sığınmacılığının taşıdığı daha da bağımlı olma hali bir tutulamaz. Ancak vurgulamak istediğim şey, birçok sol partinin veya örgütün gündelik siyasal problemlere çare bulamadıkça, hatta var olan problemli yapıların yeniden üretimine katkıda bulundukça başvurdukları kaçış alanının “çözüm olmadıkça bir şey olmaz” veya “çözümden sonra her şey çok güzel olacak” şiarı olması tam da bahsettiğimiz aldatıcı-masumiyetin en belirgin belirtilerindendir.

Problem şu ki, aldatıcı-masumiyet gelecekte olacağı veya geçmişte olduğu sanılan bir şeyi idealize ederek içinde olduğumuz bugünün iğrençliğine ve vahşetine göz yummamızı ve onunla hesaplaşmayı ertelememize yol açar. Dahası, bizzat kendi içimizdeki ve etrafmızdakilerin yıkıcılığı ile karşı karşıya kalmak istemediği için üzerimize almamız gereken sorumluluk payını göz ardı edip sürer durumun (statükonun) hallerini mantıklaştırma çabasına girer. Bir çözüm olunca tüm statükonun yıkılacağını zannedenlerin, gündelik siyasi hayatta aldıkları kararlarla ve davranışlarla statükoyu yeniden yaratmaları bir rastlantı değildir. Bazı sendikaların yarım saat için ‘uzlaşı’ içine girmeleri statükonun gündelik hayatta yeniden yaratımı noktasında verebileceğimiz milyonlarca örnekten sadece bir tanesidir.

Umut veren nokta şu ki; son senelerde siyasetin dilinde (hem parti hem de sivil toplum olarak) bu hususlarla yüzleşmeye dair nispeten olumlu gelişmeler yaşanmaktadır. Dayanışma’nın taş ocaklarıyla ilgili yaptığı çalışma bu olumlu gelişmelerden biridir. Çözüm siyaseti, tam da bu noktadan özgürleştirici ve dönüştürücü güce sahip olabilir. Yazıyı daha fazla uzatmadan iki şeyin altını çizmek gerekir. Birincisi, siyasi olanı ideolojik sloganların ötesine taşıyıp samimi ve sahici kılmak sanırım şu an en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biridir.  Bu durum, Rollo May’in aldatıcı masumiyet kavramını ve bazı saptamalarını gündelik hayatımızın içinde kendi kendimize hatırlatmamız gerekliliğini kaçınılmaz kılıyor.

Bir diğeri de, güç kavramını ve algımızı Weber, Dahl ve Gramsci sınırının ötesine taşımanın bize yeni alanlar açablieceği noktasıdır. Güç ve Masumiyet çalışmasında, Rollo May, beş farklı güç biçiminden söz eder. İlk üçünü sömürücü güç, manipülatif güç (başkasının üzerinde güç) ve rekabetçi güç (başkasına karşı güç) olarak sıralar. Diğer geriye kalan ikisini de, besleyici güç (başkasına güç verme) ve bütünleyici güç (başka biriyle birlikte güç) olarak tanımlar. May’e göre skalanın sömürücü, manipülatif, ve rekabetçi güç biçimleri çeperinde şiddet ve baskı cereyan ederken, besleyici ve bütünleyici güç biçimlerinde sevgi, sorumluluk ve dönüşüm alanlarını açar. Sömürücü, manipülatif, ve rekabetçi güç şekilleri hakkında Weber, Dahl ve Gramsci gibi düşünürler bol bol yazıp ne olduklarını tarif etmişlerdir. Ancak, besleyici ve bütünleyici güç, üzerinde durulması gereken kavramlardır. Çünkü May, besleyici ve bütünleyici gücün ne olduğunu ve nasıl işlevsel olabileceğini bilmeseydi Mercedes’in hayatında fark ve dönüşüm yaratacak herhangi bir gücü olmazdı. Aynı şey, toplumsal ve siyasi alanlar için de geçerlidir.

Bu yazı ilk olarak Gaile dergisinin 400. sayısında yayınlandı.