10 Yaşında İktidar – Yunus Cenk

10 Yaşında İktidar – Yunus Cenk

Daha ilkokul yaşlarındaydım. Günün birinde sevinçle otobüslere doldurdular bizi. Anlatılmaz bir heyecan vardı içimizde. Habersizce mi haberli miydi bilmiyorum. Vaktimiz geldi ve otobüslere bindirildik. Bindiğimiz otobüs dahi bizim normalleştirdiğimiz eski hantal otobüsler değildi. Yeni bir turist otobüsüydü. Otobüse daha yerleşemeden indirilmemiz bir olmuştu. Gelibolu İlkokulundan bir müzeye gitmemiz 2 dakika dahi almamıştı. Orada (hiç) bir müze olduğunu bilmiyordum. Müze dediğin yerde bir çocuğun bildiği eski şeyler olurdu; Bir kale, bir çanak, tepsi, taş, ne bileyim işte o tarz şeyler… Birkaçımız sorduk nedir, ne var diye cevap verilmedi. Sıraya girdik ve müze dedikleri o yere girdik. Beş dakikanın içinde, halen daha hayatımın içinde bilinmez büyüklükte yatan korkunun ilkini orada yaşadım. İlkokul çocuklarının gözlerine hiç çekinmeden, onların yaşıtları, abileri büyüklüğünde ölü çocukların kanlı fotoğraflarını soktular. Yaşımızı sordular. “Sizinle yaşıt bu yatan bu ölü dediler.” “Bakın onu öldürdüler.” “Bakın öldürdüler banyoya böyle attılar!” Defalarca söylediler! Bir kaçış yolu arıyorsun. O küçücük zihnin yanarcasına bir çıkış yolu arıyor: Fotoğraf bir, banyo bir. Gerçek mi değil mi kontrol etmek istiyorsun, belki gerçek değildir diye ama fotoğrafla banyo tutuyor. Hayatın en büyük tokatlarını yiyorsun. Neden buradayım, buraya nasıl geldim, gezi, otobüs, heyecan derken gözünün önünde ölüler. Yatan annesi. Bilinmez bir zaman geçidinden geçmişsin sanki; sen aynı, insanlar aynı, mekan değişmiş ve zaman durmuş. Ses gelip gidiyor. Birileri bir şeyler anlatıyor ama sen o banyoya kilitlenmişsin. Bakıyorsun. Gözünün önündeki fotoğraf gerçekleşiyor aniden. Kan damlıyor mesela. Sesini duyuyorsun. “Tıp… tıp… tıp…”. Gözünü çeviriyorsun, bir diğer tarafta gri elbiseli askerler var. Yüzleri yok ama! İnsan da olamazlar. Birer yaratık onlar. Senin de peşine düşecekler. Seni de öldürecekler. Uzakta değiller hem de, hemen şuracıkta! Gerçeklik ve yanılsamalar artık farklılığını kaybediyor. Zaten öğretmen de söylüyor ya hemen yanı başında “bakın onları öldürdüler” ve artık diğer cümleyi kurmasına bile gerek yok “seni de öldürebilirler!” diye fısıldıyor kulağına.

 

“Gerçek mi hayal mi? Benim için de gelecekler mi?”

Bilmiyorum! Dedim ya kayboluyor artık hangisi gerçek hangisi değil belli olmuyor!

 

Dışarıya koşarak çıkmak da yetmiyor. Artık her ne varsa orda o da seninle birlikte geliyor. Evin arka kapısında, merdivenlerde, yatak odasının kapısının ucunda hep seninle geliyor. Peşindekiler her neyse geceleri o ölü yüzler de ekleniyor. Lavaboya çarpan o damlalarda duyuyorsun yere damlayan kan sesini. Durmuş yağmurun sessiz düşen damlalarında duyuyorsun. Orada, o banyoda, o kan halen damlıyor yaşıtın olan o çocuğun ölü vücudundan. Yoldan geçerken o “müzeye” bakamıyorsun örneğin. Kanın donuyor düşünürken. Daha küçüksün ya, bir de erkeksen “korkmak” yakışır bir şey değil ki. “Erkek adam korkar mı hiç?” Kesiyorsun sesini. İlkokul yaşına gelmiş “adama” ölü fotoğraflarını göstermek, ölüm hikayelerini kafasında canlandırmak da neymiş ki? Onun doğuştan kaldırabileceği bir yük bu. Bunun için doğmuş bir kere “asker doğmuş” ne olacak!

 

 

Çocuğu asker yapacak iktidar ama çocuk pek niyetli değil asker olmaya. Öyle devam etmeyecek. Zaman geçecek, uykusuz geceler peşi sıra gelecek ama ve içindeki “korkusuz adamlığı” söküp bir kenara atacak. Annesine “Rumları”, namı diğer “yaratıkları” soracak. “Ne tür bir “yaratık” olduğunu görmek isteyecek mesela. Sıra çocuğa gelecek ve iktidar her sorusuyla çocuğun, bir o kadar daha paslanacak, çatlayacak, çatırdayacak!

 

Annesi çocuğa onların yaratık olmadığını anlatacak. Onların da insan olduğunu söyleyecek. Elinden tutacak ve çok da uzak olmayan eski taşlarla kaplı, tellerle çevrili bir parka götürecek.

“Bak” diyecek, “onlar da insan!”.

Çocuk yine kaybedecek gerçekliği. “Ölenler” diye soracak.

Anne anlatacak çocuğuna, yavaş ve kısık bir tonla “Savaş oğlum… Savaş!..” diyecek, “İki tarafta da ölümler var, marazlar var, acılar var.” diyecek.

 

Çocuk karşısında bir “yaratık” olmadığını anlayacak. Rahatlayacak. Nefes alacak.

Karşılıklı acılar olduğunu düşünecek; Onlarca ölüm ve acıyı. Yerin altında neler olduğunu dahi tahmin edemeyecek. Üzülecek.

 

Daha iyi görecek, üzülecek ama korkmayacak. Onu takip eden ölüler olmayacak belki ama bilecek. Korkularından kaçmadan onlarla yüzleşecek, soracak, sorgulayacak.

 

Ölenler dirilmeyecek, yüreklerdeki acıları dinmeyecek belki ama onları öldürenler kadar, sırf iğrenç düzenlerini korusunlar diye, o küçücük ölü bedenleri diriltenleri de affetmeyecek. Sürekli ölümle dirilttiklerinin ve sürdürdüklerinin “barış” olmadığını öğrenecek. Bilecek ki, kurdukları düzen mevzu bahis olduğunda, ölen o çocukların ölü bedenlerine bile saygı göstermeyecekler, kendi çıkarlarından başka hiç bir şeye saygı göstermeyecek.

 

Sonra çocuk emin olacak. Bilecek ki, onlar için küçük ölü bir bedenin sınırsız teşhiri ile küçük canlı bir zihnin alt üst edilişi küçücük bir “teferruat”.